
Bugünlerde dünya tarihinin belki de en önemli günlerini yaşıyoruz. 90’lı yılların başındaki “Körfez Savaşı” sırasında izlediğimiz “naklen haydutluk” senaryosu tarihin bu diliminde her seferinde daha azgın bir biçimde önümüze geliyor... 11 Eylül eylemini bahane ederek dünya halklarına ve özellikle Ortadoğu’ya yeni bir saldırı dalgası başlatan Amerikan emperyalizmi, daha Afganistan yıkımının külleri soğumadan, Irak halkının üzerine bombalar yağdırdı ve sonuçta Ortadoğu’da kalıcı işgal günleri başladı. Diğer yandan ise taşeron kontr-gerilla devleti İsrail aracılığıyla Filistin halkına kan kusturuyor. Öte yandan ise bu genel saldırının Ortadoğu ile sınırlı olmadığı, dünyanın öteki köşesindeki olaylardan anlaşılıyor. Örneğin, hiç de rastlantısal olmayan bir biçimde birden Kolombiya ordusu yanına yarı-askeri faşist çeteleri de alarak gerilla denetim bölgesine giriyor, bir süredir çıban başı olarak görülen Venezuela’daki “ulusalcı” Chavez hükümetine karşı darbe örgütleniyor, vb... Küba ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi “aykırı” ülkelere karşı yürütülen provokasyon ve abluka çemberi ise daraltılıyor. “Bu, iyilerle kötülerin savaşıdır” diyor, ABD başkanı Bush; böylece dünya haritası üzerine kalın bir çizgi çekiyor ve bir tarafa emperyalist ülkeleri ve işbirlikçilerini diğer tarafa da “terörizm”le damgaladığı dünyanın yoksullarını, ezilenlerini, kendisine karşı direnen herkesi koyuyor. Bu haydutluk gösterileri şimdilik Ortadoğu ve Latin Amerika ağırlıklı olarak yürütülse de asıl hedef daha geniştir. Emperyalizm bu noktadan hareketle bütün dünyadaki her türden muhalif harekete, devrimci yükselişlere müdahale edebilecek bir uluslararası jandarma gücü yaratmaya çalışıyor. Böylece emperyalist kamptaki çatlakları da onarmaya, dünyayı kendi hegemonyasında tutmaya çalışan ABD emperyalizmi, Körfez Savaşı ile başlattığı ve Somali, Ruanda gibi örneklerle devam ettirdiği yeni bir hegemonya tarzını inşa etmeye calışıyor. Bu arada kan kokusuna karşı son derece duyarlı olan Türkiye’nin işbirlikçileri de -bazen beceriksizlce hesap yanlışları yapsalar da- bu kirli savaşlara katılmak için can atıyorlar. İşbirlikçi oligarşi ve CIA güdümlü medya her fırsatta savaş çığlıkları atıyor ve bu kanlı oyunlardan ne kapabilecekleri üzerine hesaplar yapıyorlar. Bütün bu karmaşa arasında herkes ABD’ye yapılan saldırıda kaç kişinin öldüğünü ve böyle bir noktada ABD’nin intikam almakta haklı olup olmadığını tartışırken, emperyalizmin dünya halkları için ne anlama geldiği unutuluyor ya da Amerikancı medya tarafından bilerek unutturuluyor. Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın ve genel olarak insanlığın katili olan emperyalizm aklanmaya çalışılıyor.
EMPERYALİZM TARİH KARŞISINDA SUÇLUDUR Emperyalizm, kapitalizmin tekelci ve asalak aşamasıdır. İnsanın insan tarafından sömürülmesine dayanan sınıflı toplum düzenlerinin en sonuncusu ve en gelişkini olan kapitalizm, esas olarak bir avuç sermaye sahibi kapitalistin işçi sınıfını ve dolaylı olarak bütün toplumsal yapıyı sömürdüğü ve buradan sağladığı kârlarla servetini atırdığı bir düzendir. İçinde en küçük bir insani kaygı barındırmayan, yalnızca daha yüksek kâr güdüsüyle davranan bu sistem, emek sömürüsünün, artı değerin üzerine kuruludur. İşçinin yalnızca işgücünü satın alan ve ona çalışmasına devam edebilecek kadar ücret veren kapitalistin kârı, bu karşılığı ödenmemiş emekten kaynaklanır ve kapitalizmin her aşaması bu artı-değerin çoğaltılmasının ve işçi sınıfının artan yoksullaşmasının tarihini oluşturur. Emperyalizm ise bu emek hırsızlığı düzeninin en son ve tekelcileşmiş aşamasıdır. Dünyanın büyük bankalarla bütünleşmiş bir avuç tekel tarafından paylaşıldığı emperyalist aşama, artık insanlığın tüm gelişmesinin önünün kesildiği, tüm ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin tekeller tarafından yağmalandığı bir sürekli haydutluk aşamasıdır. Artık dünyanın hiçbir köşesi büyük emperyalist tekellerin ve onların çıkarlarını koruyan emperyalist devletlerin sömürü ve baskısından uzakta değildir. Emperyalist sistem yaklaşık yüz yıldır bütün dünyayı bir kan gölüne çevirmiş, daha çok sömürü ve daha çok kâr için yirminci yüzyılı cinayetler ve katliamlar yüzyılı yapmış, şimdi de yeni binyılı kana bulamaya başlamıştır. Bu onun kaçınılmaz doğasıdır; çünkü emperyalizm, tarihin işleyişine ve insanlığın en temel özelliklerine karşı suç anlamına gelmektedir; çünkü o doğrudan doğruya insanın gelişme dinamiğinin önünün kesilmesidir.
 EMPERYALİZM SAVAŞ VE YIKIM DEMEKTİR Emperyalizm, savaşa mahkûmdur. Yirminci yüzyılın başında dünyanın belli başlı emperyalist ülkeler tarafından paylaşılmasından sonra her yeniden paylaşım girişimi mutlaka savaşlarla sonuçlanmıştır ve sonuçlanacaktır. Kapitalizmin doğası gereği eşitsiz gelişen ve sık sık birbirlerinin egemenlik alanlarına göz diken emperyalist ülkeler, pazarlar ve sömürü alanları daraldıkça kendi aralarında yeniden kavgaya tutuşmakta ve bu kavga milyonlarca insanın ölümüne neden olan kanlı savaşlarla sonuçlanmaktadır. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı bunun en açık örneğidir. Özellikle o dönemde palazlanarak İngiliz hegemonyasını tehdit eden Almanya’nın önünü kesmek için başlatılan bu kan banyosunun maddi sonucu 10 milyon ölü, 20 milyon sakattır. Toplam asker sayısı 70 milyonu bulan orduların kapıştığı bu savaşın sadece Avrupa’daki mali bilançosu ise 350 milyar dolarlık yıkımdır. Silah sanayiin patlama yaptığı ama milyonlarca çocuğun açlıktan can verdiği bu büyük katliam emperyalizmin en ağır suçlarından biri olarak tarihte durmaktadır. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı ise birincisinin çok çok üzerinde bir kanlı katliamdır. İnsanlığa verilen manevi zararları bir tarafa koyarsak, bu korkunç boğazlaşmanın sadece can kaybı olarak bilançosu tahminen 35 ile 60 milyon insanın ölümüdür. Yalnızca faşizmin kesin yenilgisini sağlayan kahraman Sovyet halkından 11 milyonu asker olmak üzere toplam 20 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ne zaman ki bütün emperyalist kampın sosyalizme saldırsın diye tasmasını gevşek bıraktığı Alman faşizmi Stalingrad önlerinde Sovyet halkının direnişiyle bozguna uğratılmıştır, ancak o zaman Kızılordu’nun ilerleyişinden korku duyan müttefikler duruma müdahale etmişlerdir. Bu savaşta Polonya’nın insan kaybı, 5 milyon 800 bin, Almanya’nınki ise 4 milyon civarındadır. Japonya’nın kaybı ise 2 milyon insandır, ki bu katliamın önemli bölümü atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagasaki’de gerçekleşmiştir. 1945’te yapılan bu nükleer katliamda birkaç saniye içinde 250 bin kişi birden öldürülmüş, iki şehir ve onların toplam halkı bir anda haritadan silinmiştir. Bugünkü durum ise özellikle siviller açısından çok daha vahimdir. Örneğin, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ölen sivillerin askerlere oranı %50 iken 1990’lı yıllardaki çatışmalarda bu oran %90’a ulaşmıştır. 1986-1996 arasındaki savaşlarda ise 2 milyon çocuk ölmüş, 5 milyon çocuk sakat kalmıştır. Ve bugün dünyada 50 milyon insan mültecidir. İşte emperyalizmin militarist yüzünün insani maliyeti budur.

EMPERYALİZM, FAŞİZM, IRKÇILIK ve SOYKIRIM DEMEKTİR Üstelik bu savaşın en kirli yanı milyonlarca insanın sadece savaş alanlarında değil toplama kampları ve gaz odalarında da can vermesi, dünyanın en büyük soykırımının gerçekleştirilmiş olmasıdır. Almanya’da tekelci sermayenin terörist yönetimi faşizm iktidara gelir gelmez önce komünistleri, ilericileri ve yahudileri topladığı kamplara daha sonra faşizmle çelişkisi olan ve hatta iktidara gelmesine hizmet edenleri bile göndermiş ve dünyanın en büyük katliamını gerçekleştirmiştir. Günde 6 bin insanın yakıldığı ve kurşuna dizildiği ünlü Auschwitz başta olmak üzere bu kamplarda beş-altı yılda yaklaşık 25 milyon insanın öldürüldüğü, yarım milyon insanın ise açlıktan ve hastalıklardan öldüğü tahminen bilinmektedir. Bütün bu cinayetlerin birkaç SS subayının işi olmadığı, Krupp ve I.C. Farber başta olmak üzere Alman tekellerinin tümünün işin içinde olduğu Nürnberg yargılamalarında tamamen açığa çıkmıştır. Sanıldığı gibi faşizm, ırkçılık ve soykırım salt Alman ya da İtalyan faşizmine özgü bir durum değildir. Nazi Almanyası’nda görülen işin küçük bir bölümüdür. Pazar kavgası ve saldırganlık anlamına gelen emperyalizm, tarihinin her aşamasında ırkçılığa ve faşizme ihtiyaç duymuştur. Sömürge ülkelerin ve halkların aşağılanması, emperyalist ülke insanlarının ve beyaz ırkın üstün ırk olarak sunulması, kapitalist sistemin idelojik temelidir. Amerika’daki büyük Kızılderili katliamlarından, siyahların köleleştirilmesine ve Uzakdoğu’daki soykırımlara dek her ırkçı olayın arkasında, her faşist cuntanın tezgahlanmasında emperyalizm vardır. Esasen emperyalist ülkelerdeki yaygın kültür ve düşünme biçiminin kendisi de Alman faşizminden farklı değildir. Dolayısıyla bizzat emperyalist ülkelerin devlet yönetimlerindeki ırkçı-faşist unsurlar bir yana Neo-Nazi katillerini besleyen zemin de kapitalist sistemin yapısal özellikleridir.

EMPERYALİZM, MİLİTARİZM VE KAN TÜCCARLIĞI DEMEKTİR Emperyalizmin tarihe ve insanlığa karşı işlediği en ağır suçlardan biri, pazar kavgasına bağlı olarak geliştirdiği militarizm ve silah ticaretidir. Silahlanma elbette dünya tarihinde yeni bir olay değildir; ama emperyalist aşama tarihin en büyük toplu katliam araçlarını geliştirmiş ve ekonomisinin büyük bölümünü bu sektör üzerine kurmuştur. Her şeyi tekellerin ihtiyaçlarına bağlayan bu sistem, bilimi ve teknolojiyi kitle imha araçlarının yapımı için seferber etmiş, üretime ve toplumsal refahın arttırılmasına hizmet edebilecek milyonlarca dolar şişirilmiş bir askeri bürokrasinin ayakta tutulmasına, milyarlık orduların beslenmesine ve silah üretimine kaydırılmıştır. Özellikle II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra ekonominin askerileştirilmesi hızlandırılmış, militarizm adım adım yeni bir noktaya doğru geliştirilmiştir. Birbiri ardına geliştirilen yeni savaş araçları ve yeni modeller, büyük tekeller için yağlı kapı olmuş, silah siparişleri bir noktadan sonra kapitalist ekonominin ritmini belirler olmuştur. Bir Pershing füzesinin yapımında 500’ün üzerinde çokuluslu şirketin görev aldığı düşünülürse, emperyalist ekonomi açısından askeri harcamaların önemi anlaşılabilir. Ayrıca bugün dünyada “Araştırma-Geliştirme” harcamalarının önemli bir bölümü de silahlanmaya ayrılmaktadır. Öte yandan, metropol ülkelerde tezgahlanan silahlanma planları, savaş rüzgarlarının sürekli estirildiği dünyanın bağımlı ülkelerinde bir sistematik içinde uygulanmaya başlanmış, dolayısıyla silahlanma uluslararası yeni işbölümünün bir işlevi haline gelmiştir. Örneğin, Brezilya, Arjantin, İsrail, G. Afrika, G. Kore ve Türkiye uluslararası yeni işbölümüne uygun olarak montaj teknolojisi ile silah üretmektedirler. Bu durumun en açık kanıtı ise, bağımlı ülkelerde genel harcamalarının yarıdan fazla bir kısmının silahlanma harcamalarına gitmesidir. Bağımlı ülkelerde bir yandan emperyalizmin patentleri ve lisansları ile silah üretimi yapılırken, öte yandan her yıl yeni silah ithalatı yapılmaktadır. 1980’li yılların başında 20 -25 milyar dolar olarak hesaplanan uluslararası silah ticaretinin dörtte üçü bağımlı ülkeleri kapsamaktadır. Bu satın almaların önemlice bir bölümü ise şüphesiz kirli bir savaş yürütmekte olan Türkiye tarafından yapılmaktadır. Silah tekellerinin artan önemi süreç içinde öyle bir hale gelmiştir ki, metropol ülkelerde finans oligarşilerinin yürütme kuvvetini tamamen silah tekelleri ellerinde tutar olmuş, silah tekelleri hükümet kurar, hükümet düşürür hale gelmiş, hegamonik devlet mekanizmaları tüm olanaklarını bu tekellere açar olmuştur.
EMPERYALİZM, SÖMÜRGECİLİK, KÖLELİK VE SEFALET DEMEKTİR Emperyalizm, bağımlı ülkelerin bütün yeraltı/yerüstü zenginliklerinin vahşice sömürülmesi, kaynaklarının tüketilmesi, halkların kişiliksizleştirilerek kültürlerinin yokedilmesi demektir. 1945’lerden sonra başlattığı yeni-sömürgecilik uygulaması da esasen aynı sonuca yol açmaktadır. Yeni-sömürgecilik uygulaması, emperyalist işgalin gizlenmesi, geri bıraktırılmış ülkelerdeki işbirlikçiler aracılığıyla patent ve askeri anlaşmalarla, sermaye yatırımları ile borç ve "yardım" ilişkileri ile bağımlılık yaratılması, bu ülkelerin ekonomisinden kültürüne bütün güçlerinin iç dinamiğinin çökertilmesidir. Bu ülkelerin ordularını kendi genelkurmayına bağlayarak ordu ve polisi iç savaş ordusu haline getiren emperyalizm, bu ülkelerdeki ekonomik, siyasi ve kültürel yapıyı kendi ihtiyaçlarına uygun hale getirmiştir. Bu politikaya bağlı olarak çeşitli ülkelerdeki ABD üsleri yaygınlaştırılmış ve saldırı odakları haline getirilmiştir. ABD askeri güçleri. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ülke dışında yalnızca üç, II. Emperyalist Paylaşım savaşında 39 ülkede bulunurken, 1968 itibarıyla 64 ülkede bulunmaktadır ve bu sayı bundan sonra da artmıştır. Buna karşılık emperyalizm halklara açlık ve sefalet vermiştir. Bugün dünyanın en zengin üç adamının varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden yüksektir. Aynı üç adamın varlığı Afrika’nın bütün ülkelerinin ulusal gelirinden yüksektir. Öte yandan, dünyanın en zengin 225 kişisinin varlığı ise bütün dünya nüfusunun sosyal gereksinmelerini karşılayabilecek miktardadır. Uçurum bu denli derindir. Buna karşılık Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre 1960-1970 arasında 13, 1970-80’de 15, 1980-85 arasında ise 40 milyon kişi açlıktan ölmüştür. 1990’da toplanan Dünya Çocuk Zirvesi raporuna göre her yıl 12 milyon çocuk önlenebilir hastalıklardan ölmektedir ve UNICEF tahminlerine göre 2000’li yıllarda 175 milyon çocuk 5 yaşına gelmeden ölecektir. Tamamen yasak olduğu halde bugün Asya’da çalıştırılan çocukların sayısı 250 milyondur. Ve tabii ki bunlar, şanslı olanlarıdır; bu ülkelerdeki 2 milyon çocuk ise doğrudan fuhuş pazarındadır. Aynı yıllarda, yani 1980-1994 arasında yoksul ülkelerin borçlarının artış oranı %400’dür; 1980-1998 arasında bu borçlar 600 milyar dolardan 2.2 trilyon dolara yükselmiştir. Yalnızca yoksul ülkelerde değil, Avrupa’da da nüfusun %17’si yoksulluk sınırındadır. ABD’de 12 yaş altındaki 13 milyon çocuğun aç olduğu BM verileriyle sabittir. Çünkü, ABD’nin maddi varlığının %68’ini nüfusun %1’i almaktadır. Buna karşın aynı ülkede nüfusun 7 milyonu evsizdir, 26 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır. Emperyalizmin varlığının doğurduğu sonuçlardan biri de, sağlık konusundaki vahim durumdur. Örneğin, emperyalist metropollerde ortalama ömür 72-74 arasında değişirken, bağımlı ülkelerde 55 yılı geçmemektedir. Salgın hastalıklar bağımlı ülkelerde çok yaygındır. Örneğin, iyot eksikliğinden kaynaklanan endemik guatr, tahminlere göre 200 milyon insanı etkilemektedir. 70 ülkede, 180 - 200 milyon insanda parazit hastalığı görülmekte, sıtma Afrika’da her yıl milyonlarca çocuğu öldümektedir. UNİCEF’e göre, gelişmiş ülkelerde beş kişiye bir doktor düşerken, bağımlı ülkelerde 2700 kişiye bir doktor düşmekte, oran bazılarında ise 20 bine çıkmaktadır. Bağımlı ülkelerde, birbuçuk milyar insan ve 6 yaşından küçük 400 milyon çocuk her türlü tıbbi bakımdan yoksundur. Bağımlı ülkelerde, 1980 verilerine göre, kişi başına sağlık hizmetleri için harcanan yılda yalnızca 1.7 dolardır. Bu, emperyalist metropollerde 144 kat daha fazladır.
EMPERYALİZM ASKERİ DARBELER VE İŞKENCE DEMEKTİR 1950’lerden bu yana, yalnızca ABD tarafından tezgahlanan darbeler bile bunun en açık kanıtıdır. O kadar ki, bu darbelerin sayılması bile mümkün değildir. Yalnızca Türkiye’de 1971 ve 1980’de olmak üzere iki darbe tezgahlayan ABD, dünyadaki bütün gerici-faşist yönetimlerin başdestekçisidir. 1945’ten 1977’ye kadar ABD’nin tüm ülkelere yaptığı 140 milyar dolarlık "yardım"ın üçte ikisi, faşist cuntalara gönderilmiştir. Bunun 13.5 milyarı G. Kore’ye, 5.5 milyarı Brezilya’ya, 3 milyarı İran Şahı’na gitmiştir. 1979’da dünyanın en baskıcı yönetimlerinden 15’ i, patronluğunu ABD’nin yaptığı Dünya Bankası’ndan 2,9 milyar dolar ya da yaklaşık tüm kredilerin 1/3’ünü almışlardır. Rakamlardan bile faşist diktaların nasıl himaye edildiği, ayakta tutulduğu görülmektedir. Öte yandan Uluslararası Af Örgütü 1998 verilerine göre 193 devletin yaklaşık üçte ikisinde, yani ABD’nin “sevgisi”ne layık görülen ülkelerde, yılda en az 500 bin kişi sistematik işkenceye uğramaktadır.
EMPERYALİZM DOĞANIN MAHVEDİLMESİ VE TALAN EDİLMESİDİR Kapitalizm, kâr hırsı demektir ve bu gözü dönmüş hırs, yüz yıldan fazladır dünyanın ekolojik dengesini mahvetmekte, özellikle bağımlı ülkeleri çöplüğe çevirmektedir. Bağımlı ülkelere akıtılan eski teknolojiler ve doğrudan sınai atıklar bu ülkelerdeki doğal hayatı katletmekle kalmayıp bazen binlerce insanın ölümüne neden olmaktadır. Union Carbide isimli çokuluslu şirketin Hindistan’da yarattığı Bhopal faciası bunun en çarpıcı örneğidir. 1984’teki bu olayda gaz sızıntısı yüzünden gerçekleşen patlamada 16 bin Hintli yaşamını yitirmiştir ki, bu sayı 11 Eylül saldırısındaki ölü sayısının birkaç mislidir. Yine Fransa’nın Pasifik’teki nükleer denemelerinin yarattığı sonuçlar ve bu sırada Fransız Gizli Servisi’nin Greenpeace gemisine yaptıkları bombalı saldırı hâlâ hafızalardadır. Ama asıl facia bunların da ötesinde, aç gözlü kapitalizmin genel düzeyde dünyaya verdiği zarardır. Bir bütün olarak dünyanın dengesini bozan ve atmosferin bileşimini değiştiren teknolojileri üretim maliyeti yüzünden değiştirmeyen, üstelik durmadan benzeri teknolojilerle dünyayı zehirleyen emperyalizm, alternatif enerji kaynaklarının kullanılmasını kasıtlı olarak engellemekte, kendisiyle birlikte dünyayı da bir felakete doğru sürüklemektedir.
EMPERYALİZM BÜTÜN DÜNYAYA ZULÜM VE FELAKET GETİRMİŞTİR
A) Avrupa l İki büyük savaş sırasında Avrupa’yı kan gölüne çeviren emperyalizm, bölgesel düzeyde de kirli savaşlara imza atmıştır. İSPANYA bunların en önemlisidir. Alman ve İtalyan faşizminin desteğiyle İspanya Cumhuriyeti’ne karşı 1936’da ayaklanan General Franko’nun faşist ordusu 1939’un Mart ayında gösterilen insanüstü direnişe rağmen Madrit’i ele geçirdiğinde bir milyondan fazla insanın kanına girmişti bile. Guernica katliamı gibi yüzlerce katliama imza atarak iktidara gelen Franko’nun en büyük desteği ise ABD’ydi ve bu destek sayesinde Franko 80’li yıllara dek ayakta kalabildi. Dünyanın en uzun süren diktatörlüklerinden biri olan Franko diktası, bu dönem boyunca binlerce sendikacı, devrimci ve Bask savaşçısının kanına girdi. Bask ülkesinin işgali bugün de devam ettirilmektedir. l PORTEKİZ’deki 45 yıl hüküm süren Salazar diktası da aynı güçlerin ürünüdür. 1930’da bütün siyasi faaliyetleri, sendikaları yasaklayarak işe başlayan Salazar, CIA tarafından desteklenen gizli servisi PİDE’nin baskısıyla Portekiz’i cehenneme çevirdi. Binlerce gencin, işçinin katili olan bu diktatör ancak 1974 yılında bir ayaklanma ile devrilebildi. Portekiz’in bu sürede sömürgelerinde yaptığı katliamlar bir yana kendi askeri kaybı bile 10 bin ölü ve 50 bin yaralıydı. l 1943 yılında devrilene kadar Mussolini faşizminin İTALYA’da yaptıkları ve özellikle Afrika’daki katliamları ise tarihe kaydolmuştur. İktidar olur olmaz bütün işçi örgütlerini, grevleri yasaklayan Mussolini yıllarca demir yumrukla yönettiği İtalya’yı Hitler’in emrinde bir bekçi köpeğine dönüştürdü. Sonraki süreçte de İtalyan faşizmi kendisini farklı biçimlerde devam ettirmiştir. Örneğin, İtalyan kontr-gerilla örgütü Gladio Avrupa’nın en kanlı devlet terörü örgütlerinden biridir. CIA denetiminde kurulan ve gazetecilerden adli suçlulara dek yüzlerce insanı kullanan, milyarlarca dolarlık servetleri elinde tutan bu örgüt, yüzlerce cinayete imza atmış, birçok ülkede neo-nazi çetelerin kurulmasına önayak olmuştur. Ünlü Bologna istasyonu katliamı dahil birçok kanlı olaya imza atan Gladio, bugün hâlâ varlığını sürdürmekte ve Türk özel timleri dahil birçok kontr-gerilla örgütüne eğitim kamplarında hizmet vermektedir. l YUGOSLAVYA’nın çektiği acılar ise yüzyılın en trajik olayıdır. 1944’te Alman işgalini sona erdiren Yugoslavya, onyıllar sonra 1990’larda bu kez ABD işgaline uğramıştır. CIA tarafından kışkırtılarak kendi aralarında boğazlaşmaya itilen Yugoslavya halkları, tam bir etnik kargaşa yaşamışlar, bu arada binlerce kişinin öldürüldüğü, tecavüze uğradığı kirli bir savaş sırasında korkunç acılar çekmişlerdir. Sonunda ABD’nin öncülüğünde bölgeyi işgal eden NATO güçleri, Yugoslavya’nın varlığını tamamen sona erdirerek, kukla devletçiklerin yer aldığı bir kaos yaratmışlardır. ABD destekli bir “ayaklanma”(!) ile yıkılan Miloseviç’in yerine onun kadar sağcı ve katliamcı birinin getirilmesi de ABD’nin amacını gözler önüne sermiştir. Bu arada besleme bir örgüt olarak kurulan UÇK bahane edilerek KOSOVA ve MAKEDONYA’nın işgali de tamamlanmıştır. Bu ülkelere karşı düzenlenen NATO operasyonlarında sadece “yanlışlıkla” öldürülen sivillerin sayısı bile net olarak saptanamamaktadır. l YUNANİSTAN’da olup bitenleri anlamak için ise yalnızca 1947 yılını hatırlamak yeterlidir. 1941’den beri Alman işgaline karşı yiğitçe savaşan Yunan komünistleri, 1947’de emperyalizm için ciddi bir tehlike oluşturduklarında tarihin en büyük katliamlarından birini yaşadılar. “ABD yardım etmezse Yunanistan komünistlerin eline geçecek” çığırtkanlığı yapan Başkan Truman’ın desteğiyle başlayan katliam süresince 50 binden fazla komünist öldürüldü. İç savaşın bütünü sırasında ise 185 bin partizan ölürken, açlıktan ölenlerin sayısı 260 bindi. Yunanistan’ın toplam nüfusunun yüzde onu böylece katledilmişti; ayrıca yüzbinlerce insan toplama kamplarında tutuldu. Daha sonra 1960’larda CIA’nın tezgahladığı Albaylar cuntası ise aynı türden katliamlar konusunda bir emperyalist geleneği devam ettirmiştir. Yüzlerce devrimci öğrenci başta olmak üzere çok sayıda ilerici insan bu dönemde katledilmiş, Yunanistan baştan başa bir işkencehaneye çevrilmiştir. l ALMANYA’nın sabıkaları sanıldığı gibi Hitler’le başlamamaktadır. Çok daha öncesinde 1918-19 Alman devriminin bastırılması sırasında yapılan kitlesel işçi katliamlarını, Spartakist önderler Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in kurşuna dizilmesini hatırlamak bile bunu kavramak için yeterlidir. Daha sonraki 1923 ayaklanması ve Hamburg barikatlarında akıtılan işçi kanı da Alman emperyalizminin en bilinen sabıkalarıdır. Nazi katliamlarından, toplama kamplarından ise daha önce söz etmiştik. Ama sanıldığı gibi Hitler’in yenilgisi de faşizmin bitmesi anlamına gelmemiştir. Daha 1945 yılı bitmeden Hitler’in eski kadroları işbaşına dönmüşlerdi bile. Nazi partisinin gizli servis şefi Gehlen, Federal Almanya’nın da gizli servisini yönetiyordu. Sosyalizme yönelik komploların hemen tümü bu dönemde Almanya üzerinden yürütüldü. Bütün Neo-Nazi örgütleri böylece kuruldu ve güçlendirildi. CIA tarafından desteklenen gizli servis BND 1970’li yıllarda Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyelerine düzenlenen operasyonların ve dört RAF liderinin Stammheim Cezaevi’nde kurşuna dizilmesinin baş sorumlusuydu. l CIA’nın alt birimlerinden biri olan OPC tarafından organize edilen AVUSTURYA Nazileri ise devletle tamamen işbirliği halindedirler. Eski SS subaylarının üst düzey yönetici olduğu bu örgüt sendikacılara ve sol partilere, yabancı işçilere karşı saldırıların baş sorumlusudur. l Avrupa’nın en sakin görünen ülkesi olan İSVEÇ’te Başbakan Olof Palme’nin benzer bir Neo-Nazi organizasyonu tarafından öldürüldüğü kesin gibidir. Suikastten sonra tanıkların doğrudan teşhis ettiği kişilerin çoğunun eski paralı askerler ve neo-naziler olması ve bunlardan eski bir İngiliz lejyonerinin geçtiğimiz yıllara kadar Kıbrıs Bayrak Radyosu’nda “çevirmen” kadrosunda çalışması hiç rastlantı değildir. l İşçi sınıfı tarihinin en büyük ayaklanmasına ve en kanlı katliamına 1871 Komün günlerinde sahne olan FRANSA ise sömürgelerinde uyguladığı yüz kızartıcı suçlarla anılır. Alman işgalinden büyük ölçüde komünist direnişçilerin sayesinde kurtulan Fransa, daha sonra ABD’nin açık desteğiyle sağcı yönetimlerin kapısını aralamış ve bu arada sömürgecilikten hiç vazgeçmemiştir. Büyük bir yenilgiye uğradığı 1954’e kadar Vietnam’a kan kusturan, Cezayir’i kana bulayan Fransa, 1968’lerdeki gösterilerde kendi halkına karşı da acımasız davranmış, Paris sokaklarında yine devrimcilerin kanını akıtmıştır. Bütün bu saldırganlığın başını ise bizzat devlet tarafından kurulan OAS isimli katiller örgütü çekmiştir. Fransa bugün hâlâ Afrika ve Uzakdoğu’dan elini çekmiş değildir. lİNGİLİZ emperyalizmi bütün dünyanın en iyi bilinen sömürgeci gücüdür. Şimdilerde eski gücünü yitirmiş gibi görünse de “üstünde güneş batmayan” imparatorluk olarak tanımlanan İngiltere, Hindistan’dan Güney Afrika’ya dünyanın dört bir yanında sayısız katliama ve soyguna imza atmıştır. Son dönemde de Amerikan emperyalizmin en sadık müttefiki olarak görev yapan İngiltere, bütün haydutluk ve katliam savaşlarında bizzat yer almaktadır. l Neredeyse yüz yıldır İngiltere’nin işgali altında olan İRLANDA ise Avrupa’nın kanayan yarasıdır. İngiliz işgaline karşı mücadelenin başladığı ve IRA’nın kurulduğu ilk günlerden beri, İngiliz devleti, zaman zaman yerli işbirlikçilerini de kullanarak İrlanda’da sayısız suç işlemiştir. 1916’da Paskalya Ayaklanması’ndan sonra IRA kurucusu James Conolly ve 12 arkadaşını kurşuna dizen İngiltere, sonraki yıllarda faşist işbirlikçilerini de kulanarak yüzlerce yurtsever İrlandalıyı katletti. Ölüm oruçlarında yaşamını yitiren Bobby Sands ve dokuz arkadaşının da dahil olduğu 3 binden fazla kişi İrlanda için savaşırlarken öldürüldüler. Ki bunların çoğunluğu, “Kanlı Pazar” katliamında olduğu gibi sivil insanlardı. lEsas olarak kendi hatalarının sonuçlarını yaşayan ama bu arada emperyalist kampın gizli servislerinin komplolarına da hedef olan eski sosyalist ülkeler de, reel sosyalizmin çöküşünden sonra büyük bir yıkım içine gömülmüşler, kapitalist sisteme dahil olmanın bedelini çok ağır ödemişlerdir. RUSYA İçişleri Bakanlığı verilerine göre, tutuklanan Rus gençlerinin sayısı 1990-1997 arasında üçte bir oranında artarak 200 bin kişiyi geçmiştir. St. Petersburg’da 3 bin, Moskova’da ise 6 bin çocuk sokaklarda yaşamaktadır. Eski sosyalist ülkeler böylece önceki yıllarda tanık olmadıkları sosyal faciaları son on yılda yaşadılar. Batı’ya eklemlenen DEMOKRATİK ALMANYA, MACARİSTAN, BULGARİSTAN, ROMANYA ve ÇEKOSLAVAKYA gibi ülkeler, kısa sürede kapitalizmin “normal” sonuçları olan yoksulluk, fuhuş ve açlıkla tanıştılar; mafya tarafından soyup sovana çevrilmeyi öğrendiler. ARNAVUTLUK gibileri ise dışa verdiği kaçak göç yüzünden neredeyse nüfusunun yarısını kaybetti.
B) Kuzey Amerika l KIZILDERİLİ KATLİAMI, ABD’nin kuruluşundan çok önce başlayan insanlık tarihinin en ağır suçlarından biridir. Ta Kolomb’un kıtaya ayak bastığı günden beri başlayan katliamlar zincirinin Kuzey’deki ayağı da Güney’den hiç aşağı kalmaz. Bir zamanlar nüfusu 30-40 milyonu bulan Kızılderililerin sayısının bugün 2-3 milyona düşmesi bunun en açık kanıtıdır. Sömürgeci beyazlar tarafından mahvedilen doğa dengesi yüzünden hastalıklardan, açlıktan ölen milyonlarca Kızılderilinin yanında beyazların ayak bastıkları her toprak parçasından sürülen bu insanlar yüz yıl boyuncu sistematik katliamlara uğradılar. Korkunç bir asimilasyon politikasıyla, sahtekârlıklarla adım adım sürülen Kızılderililer, yıllar boyunca toplama kamplarına ya da kimliksizliğe mahkûm edildiler. Amerikan demokrasisi denilen şey, böylece yaklaşık 30 milyon yerlinin katledilmesi üzerine kuruldu. l SİYAHLARA KARŞI UYGULANAN KÖLECİLİK ise belki şimdi tarih kitaplarında kalmış gibidir ama bu kanlı tarih unutulmamıştır. Yüzbinlerce Afrikalı’nın köle gemileriyle ABD’ye taşındığı bu dönem, ABD’nin ekonomik zenginliğinin de aslında ilk temelini oluşturur. Onbinlerce kölenin açlıktan, hastalıklardan ve işkenceler yüzünden öldüğü bu dönemden sonra ilk siyah hareketleri başladığında ise ortaya çıkan Ku-Klux-Klan linçleri işin başka bir cephesidir. 1800’lü yıllardan bugüne dek süren Amerikan linç geleneğinde, onbinlerce siyah, yakılarak, asılarak öldürülmüş, bu arada kısırlaştırma gibi iğrenç ırkçı yöntemler de uygulanmıştır. Öyle ki, salt 1870-1890 arasındaki yirmi yılda on bin siyah linç edilerek öldürülmüş, 1970’lere kadar siyah kadınların %24’ü, PortoRiko’luların %35’i kısırlaştırılmıştır. Aynı süreçte suikastlerle öldürülen Martin Luther King gibi siyah önderler ve Kara Panterler’in katledilen militanları da bu arada anılmalıdır l 2 Şubat 1848’de Meksika’ya ait Teksas, Arizona, California gibi sekiz kentin işgal edilerek ABD toprakları haline getirilmesi de ABD tarihinin utanç sayfalarından biridir. Giderek bu topraklar üzerinden eski sahiplerini kovan Amerikalılar, zaman zaman çıkan ayaklanmaları da 1957’de olduğu gibi kanla ve tutuklamalarla bastırmışlardır. Bu arada Meksika’nın büyük kızılderili uygarlığı talan edilmiş ve bu kültür neredeyse tamamen yok edilmiştir. l İŞÇİLERE YÖNELİK SALDIRI VE KOMPLOLAR, ABD tarihinin unutulamaz bir parçasıdır. Sonradan 1 Mayıs gününün mücadele günü ilan edilmesine neden olan 1886’daki 6 işçinin öldüğü gösteri ve 8 işçi önderinin idam edilmesi bunun en bilinen örneğidir. Daha sonra sendikaları satın alarak, işçi sınıfını susturmaya çalışan Amerikan burjuvazisi, bunun yetmediği yerde de, idamlar ve katliamları devreye sokmuş, büyük tutuklamaları arkası arkasına geliştirmiştir. Örneğin sadece 1937’deki Chrysler ve General Motors grevlerinde mafya ve polisin saldırılarında 98 işçi öldürüldü. İşçi sınıfı hareketini her zaman acımasız bir baskı altında tutan ABD, Sacco ile Vanzetti isimli iki işçinin idamında olduğu gibi binbir türlü komployu kullandı. MacCarthy kampanyası sırasında ise binlerce Amerikalı tutuklandı ve mahkemelerde yargılandı. 1953’te “ajanlık”la suçlanan komünist Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin idamı ise tam bir yüz kızartıcı suç olarak ABD tarihine geçti.
C) Güney Amerika l Kolomb’un karaya ayak bastığı gündenberi devam eden KIZILDERİLİ UYGARLIKLARININ YOK EDİLMESİ, dünya tarihinin en trajik olayıdır. Açgözlü İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinin Güney Amerika’daki katliamlarının kesin rakamlarını tahmin edebilmek bile mümkün değildir. Sayıları milyonlarla ifade edilen Aztek ve İnka halklarının korkunç katliamlarla yok edilmesinin ötesinde sömürgecilerin yerlilerden gasp ettiği maden ve altın stoklarının da miktarı tam olarak bilinmemektedir. l 1831’den beri ABD’nin gizli işgalini yaşayan ARJANTİN’deki 1976 faşist cuntası, Latin Amerika tarihinin en kanlı cuntalarındandır. İlk günden beri ABD tarafından tanınan ve desteklenen General Videla cuntası, ilk anda 1300 kişiyi katlederken, daha sonraki yıllarda 30 binin üzerinde devrimciyi, sendikacıları ve işçi önderlerini “kayıp” etmesiyle ünlüdür. “Kayıp” ilan edilenlerin çoğunun ordu helikopterlerinden denize atıldığı ve hatta bu insanların çocuklarının bile evlatlık olarak satıldığı sonraki yıllarda açığa çıkmıştır. lBOLİVYA’da ise sadece 1947-1952 arasında çoğu madenci ve tarım işçisi 30 bin kişi ABD destekli cuntalar tarafından katledildi. Bundan öncesinde kışkırtılan bölgesel savaşlarda ölen Bolivyalıların sayısı ise onbinlerle ifade edilmektedir. 1980 yılına gelinceye kadarki tarihinde tam 189 hükümet darbesine tanık olan Bolivya’da katledilen insanların sayısını tutmak neredeyse imkânsızdır. Üniversite bombalamaktan köy yakmaya kadar her türden cinayet yolunu kullanan Bolivya cuntalarının hepsi de ABD ve CIA desteklidir. Ama herhalde bu cinayetlerin en önemlisi büyük devrimci Che Guavera’nın 1967’de CIA ajanları ve Bolivya ordusunun kasapları tarafından yaralıyken kurşuna dizilerek katledilmesidir. l CIA destekli 1964 darbesi BREZİLYA’nın tarihindeki en kanlı olaylardandır. Üç-dört yıl içersinde cuntanın ABD ile işbirliği yaparak kurduğu “Ölüm Filoları” ikibinden fazla kişiyi katletmiştir. 1968’de efsanevi gerilla önderi Carlos Marighella’nın öldürülmesi de Brezilya oligarşisinin sabıkalarındandır. Her zaman faşist rejimler altında yaşayan Brezilya, bugün dünyanın en çok yoksulluk çekilen ülkeleri arasındadır ve her gün ortalama bin çocuğun öldüğü Brezilya kentlerinde polisin de sokak çocuğu avlayarak katlettiği son yıllarda açığa çıkmıştır. lEL SALVADOR, Latin Amerika’nın cinayetler ülkesi olarak ün yapmıştır. Daha 1931-1944 arasındaki yerli ayaklanmaları sırasında 15 binden fazla insanı katletmekle işe başlayan El Salvador kasapları, 70’li yıllara gelindiğinde tam bir kıyım makinesi olarak iş görmüşlerdir. Özellikle 1979 yılından sonra CIA tarafından faşist ARENA partisiyle birlikte oluşturulan ölüm mangaları, toplam 70 bin devrimci ve yurtseveri katletmiştir. Binlerce çocuk ve köylü de bu rakkamın içindedir. Öyle ki, sadece 1981’de ölüm mangaları içlerinde rahiplerin de bulunduğu 12 bin kişiyi öldürdüler. Bütün bu cinayetlerin arkasında ABD’li danışmanların durduğu ve birçok katliama da bizzat katıldıkları ise resmi belgelerle kanıtlandı. l Bütün tarihi cuntalar ve 1931’de olduğu gibi köylü katliamlarıyla (30 bin ölü) geçen GUATEMALA’nın yaşadığı en korkunç dönem 1954’teki ABD işgali ve cuntası dönemidir. United Fruit Company adlı ABD tekelinin desteğiyle toparlanan paralı askerler ve ABD yeşil berelilerinin yaptığı müdahaleden bu yana devam eden faşist cuntalar sırasında toplam 200 binden fazla insan katledildi. Sadece 1986 yılı içersinde öldürülen işçi, köylü ve devrimci sayısı 18 bindir. lKOLOMBİYA’daki manzara ise tam bir faciadır. 1948’de United Fruit Company ve Standart Oil’in siparişiyle CIA’nın Kolombiya devlet başkanı Gaitan’ı öldürmesiyle başlayan cuntalar dönemi aynı zamada cinayetler dönemidir. 1948 ile 1957 arasındaki cuntalar sırasında 300 bin kişi, 1957 ile1963 arasında ise 20 binden fazla insan öldürüldü. Amerikan çıkarları uğruna yapılan bu katliamlara gerilla savaşıyla karşılık veren Kolombiya halkı, bugün hâlâ ABD ordusunun katliamlarıyla karşı karşıyadır. l 1898’deki ABD işgalinden 1959’a dek kukla hükümetler tarafından yönetilen KÜBA, 1959’da Fidel ve Che önderliğindeki gerilla güçlerinin iktidarı ele geçirmesiyle emperyalist boyunduruktan kurtuldu. Bu süre içinde sadece Batista cuntası 60 bin Kübalının hayatına mal oldu. Ama Küba, kurtuluş gününden sonra da emperyalizmin saldırılarından nasibini aldı. 1962’de sosyalizmi yıkmak için yapılan Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığa uğramasından sonra da yüzlerce suikast planı ve provokasyon birbirini izledi. Her yönden başlatılan ambargo ise bugün hâlâ devam etmektedir. l MEKSİKA’nın tarihi ABD’nin saldırganlığının tarihidir aynı zamanda. Daha 1848’de topraklarının büyük bölümünü ABD’ye kaptıran Meksika, yerli kültürünün ve bütün maddi zenginliklerinin yağmalandığı yüzyıl boyunca ayaklanmalarla sarsıldı. 1909’da Zapata ve Panço Villa’nın önderliğinde başlatılan köylü ayaklanmalarının bastırılması ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi sayesinde bastırılabilmiş ve Zapata ile Villa çeşitli tuzaklarla katledilmiştir. O gündenberi cuntalar ve sık sık taraf değiştiren hükümetler tarafından yönetilen Meksika 1994’ten bu yana Zapata’nın mirasını sahiplenen Zapatist Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN) başlattığı gerilla hareketiyle sarsılmaktadır. l NİKARAGUA’nın acılı günleri 1885’te Amerikalı korsan Walker’in bölgeyi işgal girişimiyle başladı. 1894’ten sonra ise artık Nikaragua tam bir ABD eyaleti haline getirilmişti. Bütün zenginlikleri ABD tarafından denetleniyor ve oradan yönetiliyordu. 2 Mayıs 1926’da “yoksulların generali” Sandino’nun önderliğinde başlayan anti emperyalist direniş, Sandino’nun ABD uşağı Somoza tarafından tuzağa düşürülerek katledilmesine dek sürdü. Aynı anda Sandino’nun kampları da basılarak üçyüz insan bir anda kurşuna dizilmişti. Bu noktadan sonra Latin Amerika tarihinin en kanlı diktatörlerinden biri olan Somoza’nın diktatörlüğü başladı. CIA ajanı olan Somoza, ülkeyi 1979’da iktidardan alaşağı edilene kadar kan ve dehşetle yönetti. Bu süreçte kurulan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN)’ye karşı yapılan operasyonlarda binlerce yoksul köylü ulusal muhafız denilen katil çeteleri tarafından öldürüldü. Bu süreçte bizzat CIA ajanlarının yönettiği işkencehaneler tam kapasite çalışarak binlerce insanı katletmişti. Ama FSLN’nin iktidarı ele almasından sonra da emperyalizmin komploları bitmedi. Devrim gününden 1985’e kadar geçen sürede Miami’de örgütlenen kontra çetelerinin saldırılarında 11 bin Nikaragualı yaşamını yitirdi, ülke ekonomisi sabotajlarla mahvedildi ve böylece silahla kazanılmış olan devrimin seçim sandıklarında terkedilmesinin zemini hazırlandı. l 1780’de ünlü Kızılderili önderi Tupac Amuru’nun katlindenberi PERU’da da cinayet makineleri hiç boş durmadı. 1968’den en son diktatör olan Fujimori’ye dek her zaman baskı ve zulümle yönetilen Peru’da sadece 1980’den bu yana 30 bin kişi işkenceler ve kurşuna dizmeler yoluyla öldürülmüştür. 124’u Lurigancho, 118’i El Fronton cezaevinde olmak üzere yüzlerce devrimci tutuklunun kurşunlanarak öldürülmesi Peru oligarşisinin en kirli işlerindendir. Aydınlık Yol ve Tupac Amuru Devrimci Hareketi (MRTA) örgütlerinin başlattığı gerilla savaşı süresince Fujimori diktası, en kanlı cinayetleri işlemiştir. Özellikle MRTA’nın düzenlediği Japon Büyükelçiliği’nin basılması eylemi sırasında düzenlenen operasyonda gerillaların öldürülmesi son dönem devrimci tarihinin canlı anılarındandır. lŞİLİ ise artık dünyadaki birçok insan tarafından faşist Pinochet cuntasının marifetleriyle tanınmaktadır. ABD kökenli çokuluslu şirketlerin (özellikle ITT) siparişi üzerine CIA tarafından tasarlanan darbe 1973’te general Pinochet tarafından gerçekleştirildi ve darbenin ilk gününde başta solcu başkan Allende dahil olmak üzere toplam 35 binin üstünde insan işkencelerle, kurşuna dizmelerle katledildi, binlerce insan sakat bırakıldı, binlercesi “kayıp” edildi. CIA’nın bizzat katıldığı ve planladığı bu darbe sonrasında bütün sendikalar, partiler kapatıldı, ülke baştan başa işkencehaneye döndürüldü. Buna karşılık Şili cuntası ABD ve IMF’den tarihin en yüksek yardım ve kredilerini aldı. Ancak buna rağmen Pinochet döneminin sonunda Şili ekonomisi tam bir harabe halindeydi. l Tupamaros gerilla örgütüyle başa çıkamayan ABD işbirlikçilerinin düzenlediği 1973 cuntasından sonra URUGUAY tam bir cehenneme döndürüldü. Bu dönemde her 54 Uruguaylıdan biri tutuklandı. Diktatörlük binlerce insanı işkenecelerden geçirerek katlederken ABD’nin tavsiyesiyle Tupamarosların lider kadroları uzun yıllar boyu en katı tecrit koşullarında, hücrelerde tuttu. l Aynı şekilde VENEZUELA da CIA operasyonlarının deneme laboratuvarı yapıldı. Petrol üretimi bakımından önemli olan Venezuela ABD’nin güneydeki yatırımlarının %66’sını barındıran ülke olarak her zaman cuntalar ve faşist yönetimlerin elinde olmuştur. Bu ülkedeki en küçük bir ulusal hareket bile her zaman kanlı bastırma harekâtlarıyla karşılanmış, Douglas Bravo’nun başını çektiği gerilla hareketleri köylülere yapılan katliam seferleriyle bastırılmıştır. l ABD’nin arka bahçesindeki ülkelerden HAİTİ de en kanlı kıyımlardan nasibini aldı. Yalnızca 1915’teki ABD işgali sırasında birkaç günde 3 bin 500 kişi öldürüldü. Daha sonra ABD işgali resmen bittiğinde de kıyımlar bitmedi. ABD destekli cuntalar boyunca 1957’den 1971’e kadar Haiti’de 26 bin kişi öldürüldü. lPANAMA Kanalı ise daha kazılırken 28 bin can almıştı. Her zaman kukla hükümetler tarafından yönetilen Panama’da basit öğrenci gösterileri bile her zaman en vahşi kurşuna dizmelerle cezalandırıldı; çünkü ABD için kanal stratejik bir anlam ifade ediyordu. Daha sonraki yıllarda, 1990’da uyuşturucu ticareti yaptığı bahanesiyle Panama devlet başkanı Noriega’nın tutuklanıp ABD’ye götürülmesi ise tam bir komedi olarak nitelendirildi. Müdahaleye bahane teşkil eden Noriega’nın eski bir CIA ajanı olması, ABD’nin uyuşturucu piyasasındaki rolünü açığa çıkarmıştır. l 1979’da iktidara gelen sosyalist eğilimli Bishop’un katledilerek devrildiği GRENADA Adası işgali ise ABD’nin bölgede işlediği en son suçlardan biridir. Pervasızca gerçekleştirilen bu işgal sonucunda ABD Grenada’yı 1985’e kadar işgali altında tuttu.
D) Afrika l Emperyalist sömürgeciliğin en büyük acılarını çeken şüphesiz Afrika kıtası olmuştur. Yüzyıllardır işgal altında tutulan, sömürülen ve baskı altında tutulan Afrika’nın çektiği acı emperyalist aşamayla birlikte daha da artmış, başkaldırdığı her noktada ise kirli savaşın en acımasız yöntemleriyle karşılaşmıştır. 1950’lerde Afrika madenlerinin ve diğer zenginliklerinin %60’ından fazlası emperyalistlerin elindeydi, bütün kaynakları vantuzlanan kıta insanları ise açlık ve sefaletin pençesindeydi. %99’a yakın bir bölümü okuma yazma bilmeyen bu dev kıtanın insanları, nasıl doğup nasıl yaşadıklarının bile farkına varmadan ölüp giderken emperyalist şirketler kasalarını doldurmaktaydılar. O kadar ki, uyanan Afrika, topraklarından sömürgecileri kovduktan sonra bile açlık ve sefaletin pençesinden kurtulamadı. l Uyanışın ilk ve en tutarlı sembollerinden biri ANGOLA’ydı. Portekiz sömürgecilerine karşı mücadeleyi başlatan MPLA’nın haraketi Salazar diktasının en acımasız işkence ve saldırılarıyla karşılaştı. Buna rağmen iktidarı alarak işgalcileri kovan Angola halkı, bu kez de ABD komplolarından kurtulamadı. 1976’daki zaferden sonra CIA güdümlü kontra örgütlerinin saldırıları 300 bin Angolalının ölümüne neden oldu, 80 bini ise sakat kaldı. l BATI SAHRA’da 1973’te mücadeleye başlayan POLİSARİO gerillaları da karşılarında aynı güçleri, binlerce ABD ve Mısır askerini buldular. Zengin fosfat yataklarına sahip Sahra, emperyalistler için vazgeçilmezdi ve bu nedenle işkence tezgahlarını Batı Sahra’ya kurmakta gecikmediler. l 1830’da Fransa işgaliyle başlayan acılar CEZAYİR halkının yakasını hiç bırakmadı. Petrol ve maden yataklarıyla bütün emperyalistlerin iştahını kabartan Cezayir, 1832-39 arasında Abdülkadir Cezayiri önderliğinde ilk direnişine başladı. Yedi yıl içersinde binlerce ölü, sömürgeciliğin Cezayir’e armağanıydı. Daha sonra, sadece 1945’teki Sedif ayaklanmasında 45 bin ölü sayılabildi. 1954’te bağımsızlık hareketi yeniden başladığında bu kez sahnede Fransız İstihbarat örgütü OAS’ın işkencehaneleri ve suikastleri vardı. 1954-1962 arasındaki tablo korkunçtu: 1.5 milyon ölü, 2 milyon 800 bin tutsak... Bağımsızlıktan sonra ise bu kez şeriatçılarla hükümetin organize ettiği kontra örgütler arasındaki iç savaş 100 bin Cezayirlinin canına mal oldu. l 1891’den sonra Fransız sömürgesi olan ÇAD da aynı kaderi paylaştı. 1961’den sonra başlayan bağımsızlık savaşına karşı gerçekleştirilen ABD-Fransız işbirliği binlerce ölüye mal oldu. Yeraltı zenginlikleri yağma edilen Çad, daha sonra da ABD güdümlü Habre cuntasıyla karşı karşıya kaldı ve bugün hâlâ ABD’nin egemenlik alanı içinde. lETİYOPYA ise aşağı yukarı ne kadar sömürgeci güç varsa, Osmanlı dahil, ülkesinde gördü ve hepsi tarafından da ayrı ayrı sömürüldü. 1930’da kukla kral Selasiye iktidar olduğunda da bir şey değişmedi. En önemlisi de açlık hiç azalmadı; emperyalistlerin yoksulluğa mahkûm ettiği Etiyopya halkı sadece 1973’teki kıtlıkta 100 binden fazla insanını açlığa kurban verdi. lGANA’da da bağımsızlık hareketi emperyalizm tarafından hoş görülmedi. Kwame Nkrumah’ın başlattığı bağımsızlık hareketini bastırmak için bütün kaynaklarını kullanan CIA 1966’da askeri bir darbe düzenledi ve Nkrumah’ı deviren cuntacılar ABD tekellerinin oyuncağı olarak hüküm sürmeye başladılar. l Başka bir Portekiz sömürgesi olan GİNE’de büyük devrimci Amilcar Cabral önderliğindeki devrimci hareket, onun öldürülmesine karşın başarıya ulaştı ve demokratik bir halk cumhuriyeti kuruldu. ABD ve NATO’dan aldığı yoğun askeri desteğe rağmen Portekiz, devrimci güçlerin karşısında düzenlediği katliamlarla bile tutunamadı. l Emperyalizmin asıl yüz karası ise şüphesiz bölgedeki en kanlı diktatörlük olan ırkçı GÜNEY AFRİKA’ydı. Emperyalizmin bu ülkede işlediği suçların hesabı bile tutulamaz. Nüfusun %90’ı Afrikalı-siyah olduğu halde beyazların vahşi diktası altında bu ülkede kurulan sömürü ağı emperyalistler için öylesine önemlidir ki, yıllar boyunca bu dünyanın en gerici rejimine bütün dünya kapitalizmi destek vermiştir. Neredeyse kölelik koşullarında elmas madenlerinde çalıştırılan siyahlar ise her ayaklanma girişimlerinde vahşi katliamlarla karşılaşmışlardır. Mücadele boyunca yüzlerce devrimci önderi katleden ırkçı rejim, Nelson Mandela’yı da 27 yıl hapiste ABD desteğiyle tutabilmiştir. Başlıcaları Soweto ve Sharpeville’de gerçekleşen onlarca katliamda sayısız çocuk, kadın ve sivilin kanına giren ırkçı rejim, yönetiminin son anına dek ABD ve NATO’dan tam destek aldı. l Eski bir İngiliz sömürgesi olan KENYA da yeni-sömürgeciliğin çürütücü etkisinden nasibini aldı. 1950’lerde Jomo Kenyatta’nın önderliğinde kazanılan “bağımsızlık” bu bakımdan bir anlam ifade etmedi. Onca mücadele ve katliamlardan sonra gelen istikrarsız hükümetler kaosunda Kenya, IMF reçetelerini uygulayan yoksulluk içindeki bir ülke olarak kaldı. l Birçok parçaya ayrılarak sömürgeciler arasında paylaşılan KONGO’nun en büyük parçasını elinde tutan Belçikalılar başka emperyalistlerden hiç farklı değillerdi. 1960’ta sağlanan bağımsızlıktan sonra beceriksiz Belçikalıların yerini alan ABD danışmanları ise kanlı yüzlerini hemen gösterdiler. Bizzat ABD elçisinin de katıldığı bir komployla devrimci güçlerin efsanevi lideri Patrice Lumumba, önce işkencelerden geçirildi, sonra kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü ve asit kazanında eritilerek cesedi yok edildi. Zengin maden yataklarının sahibi Kongo, daha sonra ABD işbirlikçisi Çombe ve daha sonra Mobutu ülkeyi IMF’nin kölesi yapmakta büyük başarı gösterdiler. l Daha 1920’lerden itibaren bağımsızlık mücadelesine başlayan ve 60’larda Mondlane ve Samora Machel’in önderliğinde FRELİMO cephesini kurarak gerilla mücadelesine başlayan MOZAMBİK halkı, sömürgecilerden kolay kolay kurtulamadı. Onbinlerce insanın öldüğü savaştan sonra bağımsızlığa kavuştuklarında ise sosyalizm yolunda ilerleyeceklerini açıkça söyleyen Frelimo önderleri birer birer katledildi. Özellikle Samora Machel’in devlet başkanı olduktan sonra uçağına bomba konularak öldürülmesi CIA’nın Afrika’daki en kirli işlerindendir. l Aynı şekilde bağımsızlık yolunda ilerleyen ZİMBABWE de bir dizi katliam ve cinayetle durdurulmak istendi. Gerillalar bağımsızlığı sağladıklarında ilk yaptıkları iş ise ülkeyi ilk sömürgeleştiren Cecil Rhodes’in adından gelen Rodezya ismini Zimbabwe olarak değiştirmek oldu. l 1980’de iktidara gelen ve ABD’ye sıcak davranmayı reddeden Doe yönetiminin CIA darbesiyle devrilmesi ve devlet başkanının CIA ajanları tarafından kurşunlanması LİBERYA’da olup bitenleri anlamak bakımından iyi bir örnektir. l LİBYA ise bilindiği gibi İtalyan sömürgecilerinin elinden yıllar boyunca zulüm çektikten sonra bağımsızlığa kavuştuğunda, bu kez de dünyanın jandarması ABD’nin elinden kurtulamadı. Her fırsatta bir bahane bularak Libya topraklarını bombalayan ABD jetlerinin dışında CIA’nın en yoğun komplo uyguladığı alanlardan biri Kaddafi’nin ülkesi oldu. l Geçmişten beri stratejik konumu nedeniyle sömürgecilerin aralarında paylaşamadıkları bir coğrafya olan SOMALİ, 80’li yıllarda Sovyet etkisi altında kalmasının bedelini 90’lı yıllarda ödedi. 1992-1994 arasında bölgedeki istikrarsızlığı bahane eden ABD, 28 bini kendi ordusundan olmak üzere 50 bine yakın bir güçle Somali’yi işgal etti. Somali halkının her anti-emperyalist kıpırdanışını baskı ve terörle ezen işgalci güçlerin bu süreçteki en iyi kullandığı araçlardan biri ise Türk ordusu olmuştur.
E) Doğu ve Güney Asya l ÇİN tarihini emperyalizmin suçları bakımından özetleyebilmek ve emperyalizmin ülkeye verdiği zararları sayılarla ifade edebilmek mümkün değildir. Sadece afyon savaşları boyunca 1840’larda yapılan katliamlar ve Çin’in bir afyonkeşler ülkesi haline getirilmesi bile tarihin en ağır suçlarındadır. Çin’in defalarca işgal edilmesine tarih boyunca katılan ABD, 1900’deki Boxer Ayaklanması sırasında da yedi emperyalist ülkeyle birlikte Çin’i işgal eden ve şehirleri topçu ateşiyle mahveden güçtür. Daha sonraki Japon işgalini silah yardımıyla destekleyen ABD, nihayet Çin Mao önderliğinde emperyalist boyunduruktan kurtulduğunda da boş durmadı. Bu kez de Taiwan adasındaki işbirlikçileri aracılığıyla Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı provokasyonlarını sürdürdü. Bütün bu tarih boyunca emperyalistler tarafından katledilen Çinlilerin sayısı ise diğer ülkelerde olduğu gibi binlerle değil, ancak milyonlarla ifade edilebilektedir. l İlk başlarda Hollanda sömürgesi olan ENDONEZYA ise daha sonra 5 ayrı emperyalist gücün işgalini tattı ve en sonunda ABD sömürgesi haline getirildi. Siyasi tarihi boyunca ABD uşaklığı eden diktatörlerin, general bozuntularının pençesinde yaşayan Endonezya’nın en trajik olayı, şüphesiz 1965’te gerçekleşmiştir. Suharto başkanlığında CIA ajanı generaller cunta yaptıklarında tarihin en büyük katliamına imza attılar. 5 ay içinde CIA’nın bilgileri ve bizzat katılımıyla bir milyondan fazla komünist ve sol sempatizan katledildi. Devlet güçlerinin yanında gerici sivil katillerin, islamcıların da kullanıldığı bu katliam insanlık tarihinin yüzkarasıdır. Daha sonrası ise tam bir yeni-sömürge felaketidir; yoksulluk, birbirini izleyen cuntalar, katliamlar... Ülkesini ABD’ye satmış olan bu katiller sürüsü, halkın sık sık gerçekleştirdiği ayaklanmalara rağmen hâlâ iktidarlarını sürdürüyorlar. l DOĞU TİMOR da ABD’nin Endonezya’yı kullanarak yarattığı katliam alanlarından biridir. Endonezya tarafından 1975’te işgal edilen Doğu Timor, başlattığı bağımsızlık savaşı boyunca akla sığmaz katliamlarla tanıştı. Toplam ölü sayısının 200 bine ulaştığı bu büyük kıyımı gerçekleştiren birliklerin ABD ve İngiliz ortak yapımı olan bir kontr-gerilla eğitim programı çerçevesinde eğitildikleri açığa çıktı. Bugün hâlâ aynı birlikler, cinayetlerini sürdürüyorlar. l Sömürgecilik dendiğinde dünyada ilk akla gelen ülke olan HİNDİSTAN ise özellikle İngiltere tarafından yüzyıla yakın bir süre baskı altında tutuldu. Yıllar boyunca süren bağımsızlık mücadalesi sırasında öldürülen onbinlerce insanın dışında daha sonraki kışkırtılmış din savaşları dönemi korkunç katliamlara sahne oldu. İngiliz “böl-yönet” taktiğinin kurbanı olan Hint halkı, salt Pakistan ayrılığı döneminde 200 binden fazla ölü verdi. Bu korkunç din boğazlaşması bugün hâlâ devam etmektedir. l 1898’de ABD tarafından işgal edilen FİLİPİNLER’de ABD generali Smith’in emri “yakın, yıkın, hapsetmeyin, on yaşından büyükleri öldürün” idi. Sonraki yüz yıl boyunca ABD ve işbirlikçileri hep bu emre uydular. Yüzbinlerce ölüden oluşan Filipinler tarihi, Marcos gibi kanlı diktatörler ve diğer işbirlikçiler tarafından yürütüldü. ABD’nin bölgedeki en sadık müttefiki olan Filipin yöneticileri DB ve IMF bütçesinden her zaman en yüksek rakamları aldılar. Buna karşın Filipinler Asya’nın en yoksul ülkelerinden biri olmaya devam etti. l 1970-1975 arasında ABD ve işbirlikçi Güney Vietnam tarafından işgal edilen KAMBOÇYA ise en büyük can kaybını ABD bombardımanları sırasında verdi. 600 bin insanın öldüğü bu bombalamalar sona erdiğinde ülke bir harabe haline dönmüştü. l KORE, Türkiye’de de iyi bilinen katliam alanlarından biridir. Sosyalizmi seçen Kuzey Kore’ye karşı başlatılan ABD-Güney Kore harekâtına Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir dizi işbirlikçi ordu da katıldı. 1950’de başlatılan bu korkunç savaş sona erdiğinde savaştan önce 100 bin ölü vermiş olan sosyalist Kore yine dimdik ayaktaydı ama 200 bin insanını kaybetmişti. Üstelik bu süreçte Türkiye gibi ülkelerin ordularından da çok ağır kayıplar verilmiş, yoksul insanlar yerini bile bilmedikleri bir ülkede ABD çıkarları için kırdırılmışlardı. l VİETNAM ise hem dünyanın en büyük kahramanlık destanlarından biridir hem de ABD emperyalizminin suç dosyasının en ağır klasörlerinden birini oluşturur. Yüzyılın başından beri devam eden ve önce Fransızları, sonra da dünyanın en büyük ordusuyla üstlerine gelen ABD emperyalizmini hezimete uğratan Vietnam halkı, bütün bu savaşlar boyunca akıl almaz kıyımlara uğradı. 500 binlik ABD ordusu ve birbuçuk milyonluk işbirlikçi Güney Vietnam ordusu, bütün teknolojik olanaklarına karşın Vietnam halkını yenemeyince büyük bir soykırıma başvuruldu. Tarihin en büyük hava bombardımanı yıllarca Vietnam’da vurulmadık tek bir metrekare alan bırakmadı. 1963-1973 arasında öldürülen sivil Vietnamlı sayısı 4.5 milyon kişiydi. l ABD bombardımalarının etkisi bakımından LAOS da Vietnam’la aynı kaderi paylaştı. Laos, bağımsızlık savaşı sırasında toplam 2 milyon ton ABD bombasını topraklarında gördü, ki bu, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda atılan toplam bomba sayısından daha fazlaydı.
F) Ortadoğu l Ortadoğu emperyalizm için her şeyden önce petrol demektir; ama petrolün de ötesinde dünyanın bu en sıcak bölgesinde egemen olmak, politik olarak halkları sindirmek çok önemlidir. Bu amaçla Türkiye dahil onlarca Ortadoğu ülkesini baskı altına alan ABD, bölgede bir dizi askeri üs oluşturmayı baştan beri amaçlamış ve başarmıştır. Özellikle İsrail ve Türkiye gibi iki tane sadık bekçi köpeği aracılığıyla bölgeyi denetlemek isteyen ABD emperyalizmi, tarih boyunca bölge halklarına karşı büyük suçlar işlemiştir. l Özellikle FİLİSTİN yalnızca Ortadoğu’nun değil, dünyanın kanayan yarasıdır. 1947’de kurulan İsrail devletinden sonra Filistinliler sürgün edilirken, İsrail ABD toplam dış yardımının neredeyse yarısını alıyordu. Böylece bölgede bir bekçi köpeği haline getirilen İsrail, 50 yılı aşkın bir süredir onlarca katliama imza atmış bir “terör devleti” olarak varlığını sürdürmekte ve topraklarını her gün büyütmektedir. Ama aslında Filistinli katliamları İsrail’den de önce başlamıştır. Bu katliamların en büyüğünü 1936 yılında İngiliz yönetimi sırasındaki genel grevde olmuştur. 1939 yılında ayaklanma bastırıldığında 40 bin Filistinli öldü. 20 bini tutuklandı ve 110 Filistinli de asıldı. ABD’nin uşağı Ürdün Kralı’nın 19 Eylül 1970’de yaptığı katliam ise “Kara Eylül” diye bilinir. Filistin kamplarını yoğun top ateşine tutan Ürdün, bu kıyımda 30 bin kadar Filistinliyi öldürmüştür. İsrail ve bölgedeki işbirlikçilerinin katliamları ise sayılacak gibi değildir. Bunların en büyüklerinden birkaçı, Ocak 1976, Haziran 1976’daki Tel Zaatar karantina göçmen kampları katliamı ve 17 Eylül 1981’deki Sabra ve Şatila "göçmen kampları"ndaki katliamlardır. İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalinin bilançosu ise 17 bin 500 ölüdür. l ABD’nin bölgeyi denetim altına almak için uyguladığı politikalardan biri de tamamen kendi inisiyatifinde kurdurduğu işbirlikçi Arap rejimleridir. Halklarını koyu bir şeriatçı baskı altında tutan SUUDİ ARABİSTAN, BAHREYN, KUVEYT, KATAR, ÜRDÜN, vb. gibi Arap rejimleri, sırf jeopolitik konumlarından ötürü ayakta tutulmakta ve ülkelerinde işledikleri bütün insanlık suçlarına göz yumulmaktadır. l 1953’te petrolleri ulusallaştırmak isteyen Musaddık’ı askeri darbeyle deviren CIA, İRAN halkının başına Şah Rıza’yı bela ettiğinde bir katliamlar döneminin de kapısı açılmıştır. Yaklaşık 10 bin ABD’li danışmanın kuklası olan Şah döneminde onbinlerce devrimci, ilerici öldürüldü. Bölge petrolünü elinde tutmak isteyen ABD, Şah’ın işkencehanelerine en büyük desteği verdi. 1979’da Şah, 20 milyor dolarlık varlığıyla ABD’ye kaçtığında geride bir harabe kalmıştı ve bu harabe de daha sonra iktidarı alan Humeyni güçleri tarafından tam bir gericilik kalesine dönüştürüldü. l IRAK ise bölge ülkeleri içersinde son dönem ABD saldırganlığından en çok zarar gören ülkedir. 200 bin insanın öldüğü Körfez Savaşı ve sonra çoğu çocuk 1.5 milyon Iraklının öldüğü ambargo dönemi bunun en açık örneğidir. Ama Irak olayı bu son olayla açıklanamayacak kadar karışıktır. Daha yüzyılın başında “böl-yönet” politikasıyla bölge ülkelerinin sınırlarını cetvelle çizen emperyalizm, bugünkü despotik yönetimlerin başlıca kaynağı olmuştur. Halkların özgür iradelerini hiçe sayarak bölgede bir sürü kerameti bilinmez Emirlik ve Şeyhlik kuran, bölgeyi halk yönetimlerinden uzak tutmak için “yeşil kuşak” projesiyle islami yönetimleri teşvik eden ABD, sonuçta ortaya böyle bir diktalar manzarası çıkarmıştır. Kürt halkının kanlı katili Saddam ile ABD bombardımanları arasında ezilen ise yoksul Irak halklarından başkası değildir. Kaldı ki, Halepçe’de kullandığı ve bir anda binlerce Kürdü öldüren Hardal Gazı’nı da Saddam daha önceden kendisine verilmiş ABD yardımları sayesinde yapabilmiştir. l Ancak Irak rejiminin katliamları KÜRDİSTAN sorununun yalnızca bir bölümünü oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Ortadoğu’yu yeniden biçimlendiren emperyalist merkezler ve gerici bölge rejimleri, bu ülkeyi dörde bölerek kendi aralarında paylaşmışlar ve böylece bugün hâlâ devam eden bir trajedinin temelini atmışlardır. Açıkça paylaşılan mezapotamya, her parçasında ağır bir sömürüye uğramış, Kürt halkı bir dizi katliama uğramıştır. Koçgiri, Ağrı, Şeyh Sait ve Dersim isyanları sırasında gerçekleşen ve onbinlerce Kürdün ölümüyle sonuçlanan katliamlar, Halepçe katliamı ve son 15 yılda devam eden savaşın kirli cinayetleri bunun en açık örnekleridir. l Ortadoğu bölgesinin en acılı coğrafyalarından biri olan TÜRKİYE ise 1 Mayıs 77 provokasyonu gibi örnekler bir yana, yalnızca CIA tarafından organize edilen cuntalar gözönüne alındığında bile emperyalizmin ağır suçlarını görmemiz mümkündür. Bilindiği gibi 12 Mart 1971 cuntası, yalnızca devrimci hareketin en değerli kadrolarını katletmekle kalmamış, işçi hareketini ve kitlelerin muhalefetini de ezmiştir. Yaklaşık 600 bin insanın işkencelerden geçirildiği ve yüzlerce insanın işkencelerde katledildiği 12 Eylül 1980 darbesi ise adeta bir önceki darbenin yarım bıraktıklarını tamamlamıştır. 60 kişinin idam edildiği bu darbe, aynı zamanda cunta düzenini kalıcı kılacak düzenlemeler yaparak bugüne dek devam eden boğucu bir baskının temellerini atmıştır. 12 Mart’ı CIA’nın organize ettiği bizzat dönemin Dışişleri Bakanı İ. Sabri Çağlayangil tarafından açıklanmıştır. 12 Eylül’deki CIA tezgahı ise zaten hiçbir zaman gizlenmemiştir. 12 Eylül sonrasında ABD desteğiyle güçlendirilen kontr-gerilla örgütlerinin yirmi yıldır işledikleri cinayetler, her geçen gün daha çok açığa çıkmaktadır. l KIBRIS’ın yüzyıldır uğradığı işgaller ve işlenen savaş suçları da bölgedeki insanlık suçlarından bir başkasıdır. 74’te başlayan Kuzey’deki fiili işgal durumu ise artık Kıbrıs Türklerinin demokratik örgütleri tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Ve elbette işin bu yanı, sorunun yalnızca bir bölümünü oluşturmaktadır. İşin öteki yakasında ise yine CIA tarafından tezgahlanan Yunan Papadapulos cuntasının destekleyip geliştirdiği EOKA-B faşist örgütünün kanlı cinayetleri vardır. Makarios yönetimini devir
Date: 13 June 2008, Friday
Comments (0) | Add Comment | More

ÜRETİM VE ÜLEŞİM:
Sınıfların ortaya çıkışından beri insanlar, insanın insan tarafından sömürüsünün ve sınıf savaşının ortadan kalkacağı ideal bir toplumsal düzenin düşünü görmekten hiç geri durmadılar. Halkların özlemlerinin gerçek bir yeraltı akımı, antikçağdaki altın çağa dönüş inancından beri ezilen yığınların tarihi boyunca sürüp gider Halklar, hiçbir zaman, insanlığın geleceği için umutsuzluğa kapılmadılar. Bütün çağlarda, ozanlar ve düşünürler, yeni zamanların ilk ışıklarını beklediler ve kutladılar. 16 yüzyılın sonunda Güneş Ülkesi'ni yazan ve 27 yılını hapiste geçiren Thomas Campanella gibi Hıristiyan dini, ikibin yıl boyunca ezilen insanlara, "mutluluk krallığının bu dünyada olmadığı"nı yineledi durdu, ama hiçbir şey yığınların yüreğindeki yeryüzünde mutluluk (sayfa 400) umudunu öldüremedi ve Beethoven, o harika Dokuzuncu Senfoni'siyle gelecek günlerin marşını yarattı.
Bununla birlikte, marksizmden önce, "ideal ülke" üstüne fikirler, ütopya sınırları dışına çıkmadılar ve çıkamazlardı. Bütün çağların iktisadi yasalar bilgisinden yoksun toplumbilimcileri, esas kötülüğü, servetlerin bireyler arasında eşit olmayan bir şekilde üleştirilmesinde gördüler; onun için, ya bir eşit paylaştırmayı ya da servetlerin ortaklığını övdüler. Ama, onlar, toplumlar biliminden yoksun oldukları için üretimin tahlilini yapmayı ve sınıf sömürüsünün mekanizmasını ortaya koymayı bilemezlerdi. Bunun için de onlara hayalci olarak ba6kı66ı ve kolay kolay temizlenemeyen bir önyargı, burjuvazi içinde -küçük ve büyük- kök saldı, bu önyargıya göre, sosyalizm, gerçekleşemeyecek bir şeydi.
19. yüzyılda, ütopyacı sosyalistler, sorunu öteki ucundan, yani tüketim yönünden değil de üretim yönünden ele almak gerektiğini, üretimi önemli bir ölçüde artırmadan önce bir servet bolluğu istenemeyeceğini, büyük modern makineli sanayinin de bu servet bolluğuna olanak verdiğini farkettiler. Ama üretim ve iktisat yasalarının bilimsel bir tahlili bulunmadığı için, "aşırı-üretimi" iktisadi bir afet haline getiren şey, üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti, yalnız ve yalnız bu özel kapitalist mülkiyet olduğuna göre, eğer gerçekten üretim artırılmak isteniyorsa, üzerinde düşünülüp görüşülmesi gereken kesin ve sonal sorunun üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetinin ortadan kaldırılması sorunu olduğunu, başka bir şey olmadığını açıkça göremediler. Kapitalizmin yasalarını bilmedikleri için, iyi niyetin, muazzam kapitalist sanayi aygıtını, toplum gereksinmelerinin hizmetine vermeye yeteceğini sanıyorlardı. Böyle olmadığını gördük, çünkü üretim araçlarının özel mülkiyeti, modern sanayi ve bilimin sağlayabileceği uygulamalara tam bir engel oluşturur. Bununla birlikte, ütopyacı sosyalistler, modern bilim ve sanayinin serbest bıraktığı muazzam üretici güçlerin, küçük sömürücü tabakaya kâr sağlamak için değil, toplumun (sayfa 401) maddi gereksinmelerinin karşılanmasında kullanılması gerektiği yolundaki devrimci fikri ileri sürdüler: "İnsanın insan tarafından sömürülmesi yerine, dünyanın insanlar tarafından ortaklaşa üretime açılması, insanlar üzerinde hükümet etme yerine, şeylerin insanlar tarafından yönetimi". İşte Saint-Simon'a göre sosyalizmin amaçları bunlardı.
Yalnız marksizm, bu amaçların gerçekleştirilmesinin ortaya çıkardığı sorunlara: 1. üretim ilişkilerinin esas öğesinin üretim araçları mülkiyeti olduğunu; 2. üretim tarzının gelişmesinin iç diyalektiğine dayanmadığı takdirde üretim ilişkilerinin değiştirilemeyeceğini; 3. bu değişiklikten zarara uğrayan sınıfların direncini yenebilecek tek gücün proletaryanın ve müttefiklerinin siyasal sınıf savaşımı olduğunu göstererek bilimsel bir yanıt verdi. Marksizm, böylece: 1. sosyalizmin temelini; 2. sosyalizmin kuruluşu için gereken nesnel koşulları; 3. sosyalizmin kuruluşunun öznel koşullarını, bilimsel olarak tanımlamaya olanak sağlar.

II. SOSYALİZMİN İKTİSADİ TEMELİ
Marksizm, herhangi bir toplumda, üretim ilişkilerinin esas öğesinin üretim araçlarının mülkiyet biçimi olduğunu gösterirken, aynı zamanda, sosyalizmin, ne genel olarak "servetlerin" ortaklığından, ne "servetlerin" paylaşılmasından, ne özel sermayelerin birleştirilmesinden, ne de kapitalizmin merkezileşmesinden ve örgütlenmesinden ibaret olamayacağını gösterdi. Sosyalizmin temeli, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir, bu, özel mülk sahiplerinin, her şeyden önce kamu gereksinmelerinin karşılanması için işletilebilecek ve işletilmeleri gereken büyük modern üretim araçları sahiplerinin, mülklerinin kamulaştırılması anlamına gelir. Marksizm, bu amacın pekala gerçekleşebilir olduğunu gösterdi, artık ütopik olmayan bu gerçekleşme yollarını (sayfa 402) gösterdi: üretim tarzının tarihsel değişmesini yerine getirmeye, tamamlamaya, nesnel olarak yetenekli olan proletaryadır, çünkü, özel mülkiyetin doğrudan doğruya kurbanı proletaryadır; üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, onun, sömürülen sınıf çıkarlarına tamamıyla uygun gelmektedir. Yoksullaştırılan yığınların emeğinin ürününü, yüzyıllar boyunca kendilerine mülk edinen kapitalistler, yığınları mülksüzleştirmişlerdir. Sosyalizm, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir.
Üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin, ücretliliğin ortadan kaldırılması gibi bir sonucu vardır. Gerçekten, modern üretici güçlerin bir günde üretilmesini sağladıkları, işçinin emek-gücünün korunması ve devamı için gereken değere oranla artı-değer, artık özel kapitaliste gitmez, bütün topluluğa döner, ve topluluk üyeleri arasında, sağladıkları emeğe göre ve aynı zamanda çeşitli toplumsal gereksinmelere göre paylaştırılır. Artı-değer, ücret kavramları, emek-gücü fiyatı, kâr, sermaye, gerekli-emek ve artı-emek gibi kavramlar anlamlarını yitirir.
"Meta olarak emek-gücü ve işçilerin "ücretliliği" üzerine sözler bizim düzenimizde bir hayli anlamsız görünmektedir; sanki üretim araçlarına sahip olan işçi sınıfı kendi kendini ücretlendiriyor ve kendine kendi emek-gücünü satıyormuş gibi. Bugün 'gerekli-emek'ten ve 'artı-emek'ten sözetmek aynı derecede gariptir; sanki bizim koşullarımızda üretimi genişletmek, eğitimi geliştirmek, halk sağlığını korumak, ulusal savunmayı örgütlemek vb. için işçilerin topluma verdikleri emek, bugün iktidarda bulunan işçi sınıfı için, işçinin ve ailesinin kişisel gereksinmelerini karşılamak için sarfedilen emek kadar gerekli değilmiş gibi."[74]
Marksizmin bilimsel olarak tanımladığı gibi sosyalizm, demek ki, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılması, ve dolayısıyla toplum içindeki uzlaşmaz karşıtı olan sınıfların kaldırılmasıdır. O halde, (sayfa 403) iktisadi plandaki sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf karşıtlığı da son bulur.
Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, ayrıca iktisadi bunalım olanaklarını ortadan kaldırır. Kâr perspektifinin yönettiği özel üreticiler arasındaki rekabet ve onunla birlikte kapitalist üretim anarşisi de ortadan kalkar. Öte yandan, dev üretici güçlerin gelişmesinin, toplumsal emek ürününün özel mülk edinilmesi dolayısıyla yığınların yoksulluğunun artışı koşuluna bağlı olmasını isteyen kapitalist birikim yasası geçersiz ka1ır. Bundan şu sonuçlar çıkar: 1. üretim araçları üretiminin gelişmesi ve tüketim araçları üretiminin gelişmesi, marksist iktisat biliminin kurduğu yeniden-üretim kurallarına göre ayarlanabilir, düzenlenebilir; üretim anarşisi, yerini ekonominin uyumlu (orantılı) gelişimi yasasına bırakır; başka bir deyişle, ekonomi planlanabilir; 2. üretimin sürekli olarak artması, bir "üretim fazlası bunalımı"na varmaz, çünkü, herkes emeğine göre aldığı için, üretimin artması, zorunlu olarak bütün emekçilerin satınalma güçlerinin yükselmesi ve tüketimlerini artırmalarıyla birlikte gider. Üretim ile tüketim arasındaki düzensizlikler ve bundan doğan bütün bozukluklar -işsizlik, üretici güçlerin tahribi- meydana gelmez. Demek ki, sosyalizm, iktisadi bunalımların olmayışı, emperyalizmin ortadan kalkışı ve savaş nedenlerinin yok oluşudur. Sosyalizmin temel çizgilerini özetlerken Stalin şöyle yazmıştır:
"Bugün için yalnız SSCB'nde gerçekleşmiş bulunan sosyalist düzende, üretim ilişkilerinin temelini oluşturan, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir. Burada, artık ne sömüren, ne de sömürülen vardır. Ürünler, verilen emeğe göre ve 'çalışmayan yemez' ilkesi gözönünde tutularak üleştirilir. Üretim süreci içinde insanlar arasındaki ilişkiler, sömürüden kurtulmuş çalışanların kardeşçe işbirliği ve sosyalist yardımlaşma ilişkileridir."[75]
Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ne şekilde gerçekleşebilir? Eğer SSCB örneğini alırsak görürüz ki: (sayfa 404) 1° Sanayide, üretim araçları kamulaştırılmış ve bütün halka maledilmiştir; 2° Küçük ve orta bireysel üreticilere gelince, onlar, kademeli olarak üretim kooperatiflerinde, yani büyük tarımsal işletmeler olan kolhozlarda toplanmıştır; 3° Kent ile kırın, sanayi ile tarımın ekonomik birliğini sağlamak için, bir süre meta üretimi (satınalma ve satış yoluyla değişimi) sürdürülmüş, bu, -köylüler için- kent ile ekonomik ilişkilerin tek kabul edilebilir biçimi sayılmış ve sovyet ticareti, devlet ticareti ve kooperatif ve kolhozcu ticareti geliştirilip, ticari dolaşımından her türden kapitalistler tasfiye edilmişti.[76]
Bundan çıkan sonuca göre, Sovyetler Birliği'nde üretim araçlarının iki biçim toplumsal mülkiyeti vardır: SSCB'nde sosyalist mülkiyet, kimi yerde devlet mülkiyeti (bütün halkın mülkü), kimi yerde de kolhozların iş-ortaklığı mülkiyeti (her kolhozun mülkiyeti, kooperatif birliklerinin mülkiyeti) biçimine bürünür. (SSCB Anayasasının 15. maddesi.) Toprak, yeraltı, sular, ormanlar, yapımevleri, fabrikalar, kömür madenleri, maden ocakları, demiryolları, suyolu, havayolu ve ulaştırma, bankalar, PTT, devlet tarafından düzenlenen büyük tarım işletmeleri (sovhoz, makine ve traktör istasyonları vb.), aynı şekilde, belediye işletmeleri, kentlerdeki konutların esas kitlesi, sınai kümelenmeler devlet mülkiyetidir, yani bütün halkın malıdır (6. madde). Kolhozlardaki ve kooperatiflerdeki ortak girişimler, hayvan sürüleriyle, tarım alet ve binalarıyla birlikte, kolhozların ve kooperatiflerin sağladıkları üretim, bunun gibi ortak binalar, kolhozların ve kooperatiflerin sosyalist mülkiyetini oluştururlar (7. madde).
Görülüyor ki, SSCB örneğinde, tarım kooperatifleri, tasarruf hakkı, ücretsiz ve daimi olarak kendilerin verilmiş olan toprağı işlerler. Ayrıca (sayfa 405) devlet, kendilerine bol miktarda traktör ve birinci derecede önemli olan başka makineleri sağlar, bunların da mülkiyeti devlete aittir. Kolhozun tam özgürlük içinde istediği gibi kullanılıp yararlandığı şey, demek ki, esasında işletmelerinden ve binalarından başka, onun gelirlerinin kaynağı olan ko1hoz üretiminin ürünüdür. Her kolhoz ailesinin, ortak kolhoz ekonomisinin esas gelirinden başka küçük bir toprak parçasından yararlanmaya hakkı vardır, bu toprak üzerinde, özel olarak yardımcı bir ek ekonomiye: oturmak için eve, ürün veren hayvanlara, kümes hayvanlarına, ufak tarım gereçlerine sahiptir. Yasa, köylü bireylerin, zanaatçıların, başkasının emeğinin sömürülmesi hariç olmak üzere, küçük özel mülkiyetlerini kabul etmektedir. Tüketim araçları konusunda ise, yurttaşların, kendi emeklerinden gelen gelirlere ve biriktirilmiş paralara kişisel olarak sahip olmaya, oturdukları evin, yardımcı ev ekonomisinin, ev eşyasının ve günlük kullanım eşyasının, kişisel tüketim ve kullanım eşyasının (örneğin otomobil) mülkiyetine hakları vardır; ve bu kişisel mülkiyetin miras hakkına sahiptirler. Sosyalist toplum, demek ki, iki sınıfı içeriyor: işçi sınıfı[77] ile kolhozcu, yani emekçi köylüler sınıfını. Bu sınıflar arasında hiçbir uzlaşmaz karşıtlık yoktur, çünkü onların çıkarları dayanışma halindedir. Bir de, bir aydınlar toplumsal tabakası vardır: teknik kadrolar, mühendisler, iktisadi organizasyon kadroları, bilim emekçileri, öğretim üyeleri, sanatçılar ve yazarlar. Bu tabaka bütün emekçiler kategorilerinden toplanmış olmak gibi burjuva toplumunda bilinmeyen bir özellik gösterir. 1936'da, Stalin, aydınların bileşiminin eski düzenden artakalan duruma göre değişmiş olduğunu ve aydınlar arasında % 80-90'ının işçi sınıfından ve emekçi köylülerden geldiğini kaydediyordu. (sayfa 406) Bu aydınlar, artık ayrıcalıklı sınıfın değil, bütün halkın hizmetindedirler. Sosyalizmde toplumsal yapının esas niteliği öyledir ki, hala mevcut olan farklılaşmış toplumsal gruplar, sömürünün ortadan kaldırılması sayesinde müttefik ve dostturlar ve hepsi emekçilerden meydana gelmiştir. Bu ittifak, savaşım içinde çelikleşmiştir: örneğin, işçiler, mülk sahibi sömürücü köylüler (kulaklar) sınıfına karşı savaşımda köylülere yardım ettiler; emekçi köylüler, kulakların aç bırakmak istedikleri işçi merkezlerinin yiyeceğini sağlarken, işçiler de köylülere makine gönderiyorlardı. Aynı şekilde, üretimde, işçiler ve aydınlar arasındaki ilişkiler de değişmiştir.
"Şimdi, kol emekçileri ve yönetim personeli düşman değildirler, ama üretimin gelişmesiyle ve iyileşmesiyle yakından ilgilenen yoldaşlar ve dostlar olarak, tek bir üretici topluluğunun üyesidirler. Eski karşıtlıktan iz kalmamıştır."[78]
İnsanın insan tarafından sömürüsü ile birlikte kent ile köy arasındaki -kentin kapitalist burjuvaları tarafından yerleri elinden alınan ve yıkıma sürüklenen köy arasındaki- karşıtlık kayboldu -bu karşıtlık, köylülerin kentliler hakkındaki düşmanlığının, kentlilerin de köylüler hakkındaki horgörülerinin temeliydi. İnsanın insan tarafından sömürüsüyle birlikte, kol emekçileri ile, sömürücü burjuvazinin aletleri olan kafa emekçileri arasındaki karşılık da kayboldu -bu karşıtlık, kol emekçilerinin kafa emekçileri hakkındaki düşmanlığının, kafa emekçilerinin ise kol emekçilerine karşı horgörülerinin temeliydi. Ensonu, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kalkmasıyla birlikte kadının köleliği de kaybolmuştur ve erkekle kadının eşitliğinin temelleri kurulmuştur. Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla ve insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kalkmasıyla, uzlaşmaz karşıt olmayan sosyalist üretim ilişkilerinin, yeni, özgül bir iktisadi temel yasasının ortaya çıkması için koşullar yaratılmış (sayfa 407) oldu. Bu yasa sosyalist ekonominin sömürüsüz ve bunalımsız bir ekonominin amaç ve araçlarını yansıtır. Böyle bir ekonominin, yığınların maddi ve kültürel gereksinmelerinin en yüksek ölçüde karşılanmasını sağlamaktan başka amacı olamaz. Ama sosyalizmin bu özgül yasasını incelemeden önce anımsatalım ki, sosyalizme geçiş toplumların temel yasasına, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasında uygunluk yasasına belirli nesnel koşullar ister.
 III. SOSYALİZME GEÇİŞİN NESNEL KOŞULLARI
Marksizm, sosyalizmi bilimsel olarak tanımlarken, aynı zamanda, sosyalist toplumun geliş ve kuruluş koşullarını da tanımlar. Mülkiyet tarzı değişikliği, ancak belli nesnel koşullarda mümkündür. Üretim ilişkilerinin değişmesinin temeli nedir? Bu temel, bu ilişkilerle üretici güçlerin niteliği arasındaki uygunsuzluk, belli bir anda çıkagelen uygunsuzluktur. O halde, sosyalist devrimin amacı, öznel bir amaç değildir. Kendi kusurlarını işçi sınıfına yüklemek isteyen burjuvazinin inandırmak istediği gibi, kıskançlık ve açgözlülükle belirlenmiş değildir. Herhangi bir akşam, kargaşalık yaratmak isteyen birkaç kışkırtıcı elebaşının eseri de değildir! Sosyalist devrimin görevi, onlara karşı çıkan tek engeli, kapitalist üretim ilişkilerini, mümkün olduğu bir sırada uzaklaştırarak, üretici güçlerin sınırsız bir şekilde gelişmesine elverişli koşulları yaratmaktır; gerçekte üretici güçleri, bizzat kapitalizmin kendisi ile çelişik bir duruma gelinceye kadar geliştirerek, sosyalist devrimin nesnel temelini sağlayan kapitalizmdir.
Kapitalist özel mülkiyetin, kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması, aynı zamanda, hem mümkün hem de zorunlu olduğu bir anda, yeni üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasında uygunluğun kurulup yerleşmesine olanak sağlar. Buna göre, belli bir tarihsel çağa bağlı nesnel koşullar (sayfa 408) olmaksızın sosyalizm olmaz. Sanayii az gelişmiş bir ülkede, örneğin Çin'de, iktidardaki proletarya, büyük bir ulusal sanayii yaratmadan önce sosyalizmi kurmayı düşünemez ve bir zaman için kapitalist üretim tarzı, ekonominin bir kesiminde varlığını sürdürür. Başka bir deyişle, iktisat yasalarını bozmak, hükümsüz kılmak, hiç kimsenin elinde değildir; insanların sınıf çıkarlarının yön verdiği iradeleri, ancak nesnel yasalara dayandığı takdirde etkilidir. İnsan iradesinin, doğanın ve iktisadın yasaları, bilgisinin dışında işlediğine ve her şeye kadir olduğuna inanan "iradecilik" ("Volontarisme") yanlış bir felsefedir. Sosyalizmin kuruluşundan sözederken, Stalin, bunun sovyetler iktidarı için güç ve karmaşık bir görev olduğunu, bununla birlikte sovyet iktidarının bunu başardığını anımsatıyor.
"[Sovyet iktidarı bu başarıyı], sözümona, var olan ekonomik yasaları yok ettiğinden ve yenilerini 'oluşturduğundan' değil, yalnızca üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki zorunlu uygunluk ekonomik yasasına dayandığı için başarmıştır... Bu yasa olmadan ve ona dayanmadan Sovyet iktidarı bu görevi başarıya ulaştıramazdı."[79]
Ve gene Stalin, sınıf çıkarının bu yasanın uygulanışını yürüttüğünü belirtiyor:
"İşçi sınıfı, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki zorunlu uygunluk yasasını kullanmış, burjuva üretim ilişkilerini devirmiş, yeni, sosyalist üretim ilişkileri kurmuş ve onları üretici güçlerin niteliği ile uyuşur hale sokmuştur. Bunu, kendi özel yetileri gereğince değil, bunda büyük çıkarı olduğu için yapabilmiştir. "[80]
IV. SOSYALİZMİN TEMEL YASASI
Bununla birlikte, sosyalist devrim, kapitalist toplumdan devraldığı üretici güçlerden en iyi şekilde yararlanmakla (sayfa 409) yetinemez. Üretici güçlerin, kapitalizmle ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar, sosyalist bir toplumun gereksinmelerini karşılayamayacaklarını hesaba katmak gerekir. Birincisi, kapitalizm,son evresinde, teknik bakımdan daha ilerlemiş olsa bile, üretici güçleri tahrip ettiği için; ikincisi, kapitalizmde üretici güçlerin gelişimi tamamıyla anarşik olduğu için; üçüncüsü, kapitalizmde yığınların tüketimi çok düşük olduğu ve yalnız ufak bir sömürücü tabaka iyi yaşamak olanağına sahip bulunduğu için. Teknik bakımdan en gelişmiş kapitalist toplumun tükettiği ürünlerin miktarı, demek ki, sosyalist toplumun fazlasıyla tatmin etmeyi öngördüğü yığınların gerçek gereksinmeleri ölçüsünde değildir, sosyalizm, yoksulluğun genelleştirilmesi değil, bolluğun genelleştirilmesidir. O halde, kapitalizmde hayal edilemeyecek, hızlı, büyük bir üretim artışı olmadan sosyalizm olmaz. Bu nesnel bir zorunluluktur. Ama, büyük miktarda tüketim maddeleri üretebilmek ve, bunların hacmini durmadan artırabilmek için, ilkin, yeterli miktarda üretim araçları, özellikle üretim aletleri üretmek, bunların yerine yenilerinin konmasını ve artırılmasını sağlamak gerekir. Bunun içindir ki, üretimin yükselişi, zorunlu olarak, üretim araçları üretiminin artmasıyla başlamalıdır. Bunun anlamı şudur ki, sosyalizmin nesnel koşullarından biri, örneğin tarıma çok sayıda traktör sağlayabilecek büyük bir ağır sanayiin yaratılması ve geliştirilmesidir. Üretici güçlerin coşkunca atılımı, yalnızca özel sermayenin ortadan kalkışının mümkün kılacağı bir olay değildir; görüyoruz ki, aynı zamanda, yeni sosyalist üretim ilişkilerinin nesnel bir gereğidir.
Bu, şu demektir: yeni üretimin ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini azami ölçüde hızlandıran başlıca güç haline gelmişlerdir. Sosyalist devrimden önce üretici güçler, üretim ilişkilerinin değişmesini zorunlu kılar; sosyalist devrimden sonra, yeni üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini zorunlu kılar. Ama üretici güçlerin gelişmesi, işçi sınıfının sayıca artışı (sayfa 410) ya da üretim aletlerinin miktarca artışı ile sınırlı kalamazdı. Kendisi de artmakta olan bir halkın gittikçe artan gereksinmeleri, emeğin verimliliğinin yükselmesini gerektirir. Oysa, emeğin verimliliğinin artışı, emekçinin büyük yorgunluğu pahasına Léon Blum'un inandırmak istediği gibi bir "kölece çalışma"yla elde edilecek olsaydı, sosyalizmin amaçlarına açıkça aykırı bir durum olurdu. İşgünü süresini ve emekçinin yorgunluğunu azaltarak, emeğin verimliliğini artırmak, ancak üretim aletlerinde nitel bakımdan bir ilerleme ile, öncü bir tekniğin kullanılmasıyla, güç işlerin makineleştirilmesiyle vb. olanaklıdır. Onun için sosyalizm, nesnel yasaları sonucu olarak, mekanikten tarım bilimine kadar, bilimi, kapitalist ülkelerin görmedikleri ölçülerde geliştirir, bu kaçınılmaz bir şeydir. Sosyalizm, aynı zamanda, emekçinin yeteneğinin yükselmesine gereksinme gösterir, öyle ki, üstün bir teknikle temasa geçen el emeği gitgide entelektüelleşir. Sosyalist toplumun gelişimi için zorunlu olan öğeler bunlardır. Bundan çıkan sonuca göre sosyalizmin bir iktisadi temel yasası, insanların iradesinden bağımsız, nesnel bir yasası vardır:
"Sosyalizmin temel ekonomik yasasının ana çizgileri ve talepleri aşağı yukarı şöyle formülleştirilebilir: üstün bir teknik temel üzerinde sosyalist üretimi durmadan geliştirerek ve yetkinleştirerek bütün toplumun durmadan artan maddi ve kültürel gereksinmelerinin azami tatminini sağlamak. "Bunun için: azami kâr sağlanacağına, toplumun maddi ve kültürel gereksinmelerinin azami tatmini sağlanıyor; -yükselişten bunalıma, bunalımdan yükselişe- üretim duraksamalarla geliştirileceğine, üretim durmaksızın artırılıyor; toplumun üretici güçlerinin yok edilişi ile birlikte gelen teknik gelişmenin devresel duraksamaları yerine, üstün bir tekniğin temeli üzerinde üretimin duraksamadan yetkinleşmesi sağlanıyor."[81]
Sosyalist toplumun dünyaya örneğini verdiği muazzam (sayfa 411) sınai ve tarımsal ilerlemenin kendi başına bir amaç oluşturmadığını iyice anlamak gerekir. Teknik ilerleme, üretimin gelişmesinin temelidir; üretimin gelişmesi sosyalizmin temel bir nesnel gereğine, bütün toplumun durmadan artan gereksinmelerinin en yüksek ölçüde tatminine bağlıdır, esas olan, gereksinmelerin tatminidir. Bu, nesnel bir gerektir, çünkü, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılması, emekçilerin kendileri için çalıştıkları anlamına gelir. O halde, üretimin amacı, zorunlu olarak, toplumun gereksinmelerinin yüksek ölçüde karşılanması ve bunun en iyi çalışma koşulları içinde yapılmasıdır. Hangi gereksinmeler? Maddi gereksinmeler, ama aynı zamanda kültürel gereksinmeler. O halde, sosyalist üretimin amacı, "bütün gereksinmeleriyle birlikte insan"dır.[82] Sosyalizm, burjuva ideologların ileri sürdükleri gibi, koskoca ama insana karşı ilgisiz maddi başarılara susamış bir "teknik uygarlığı" değildir. Tam bir açılıp gelişme halinde bulunan insan, sosyalizmin merkezidir ve bütün maddi başarıların, insanın her türlü gereksinmesinin daha iyi karşılanmasından başka amaçları yoktur: bilme gereksinmesi, kültür gereksinmesi kadar, rahat etme gereksinmesi: mutlu bir yaşamın çeşitli öğeleri. Sosyalizm, gerçekleşmiş bir hümanizmdir.
V. SOSYALİZME GEÇİŞİN VE SOSYALİZMİN GELİŞMESİNİN ÖZNEL KOŞULLARI
Marksizm, -yalnızca sosyalizmin gelişi ve gelişmesi için gereken nesnel koşulların değil- aynı zamanda öznel koşulların, insanların tarihteki bilinçli eylemlerinden doğan koşulların da bilimsel olarak tanınmasını sağlar. Gerçekten de, kapitalist sınıfın, bütün olanaklarıyla, zorunlu uygunluk yasasının işleyişine karşı koyduğunu, devletin etkisiyle kendi üretim tarzını kurtarmaya çalıştığını, ve burjuvazinin tarihsel ilerlemenin önüne diktiği bu barajın, ancak kapitalistlerin (sayfa 412) direncini yenmek için zorunlu olan toplumsal güçleri oluşturan proletarya ve müttefiklerinin bilinçli eylemiyle yolun üstünden kaldırılabileceğini biliyoruz. Sosyalizmin kuruluşunun birinci koşulu, demek ki, çıkarları ulusun çıkarlarıyla özdeşleşen işçi sınıfının gerçekten devrimci bir partiye sahip olmasıdır. Yığınların bu bilinçli eylemi nasıl bir sonuç verebilir? Burjuva devletin yerine üretim araçlarını toplumsallaştıracak yeni bir devlet iktidarının düzenlenmesi sonucunu verir. İşte proletarya diktatörlüğü denen şey, bu yeni devlet iktidarıdır.
Burjuva devletin, kapitalistlerin arkasına sığındıkları, tarihin mahkum ettiği bu tek kalenin yıkılması, yerine üretim araçları özel mülkiyetini ortadan kaldırabilecek yeni bir devlet iktidarının oluşumu sonucunu verir. Proletarya diktatörlüğü öyle bir alettir ki onsuz üretim ilişkilerinde değişiklik yapmak olanaklı değildir. Herkes çok iyi bilir ki, işçi sendikalarının, örneğin günün birinde kapitalistlerin mülklerini kamulaştırmaya, sosyalist üretimi örgütlendirmeye, yani meslek kuruluşlarını, loncalar halinde serbestçe birleşen ve emekçilerinin meyvesini paylaşan emekçilerin üretimini düzenlemeye koyulmaları olanaklı değildir. Bu anarşist-sendikalist yavanlık, kapitalizmin koruyucusu burjuva devletin sert siyasal eylemini doğru değerlendirememektedir.[83] Proletarya diktatörlüğünün esas görevi, Marx tarafından açık bir biçimde ifade edilmiştir:
"Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek için, ve üretici güçlerin tamamını olabildiğince çabuk artırmak için kullanacaktır."[84]
Proletarya diktatörlüğünün hazırlanıp kurulduğu tarihsel dönem, sınıf savaşımının en keskin evresine girdiği (sayfa 413) dönemdir. Sosyalizmin iktisadi uzlaşmaz karşıtlıkları ortadan kaldırışından uzun zaman sonra, savaşım, burjuva kalıntılarının kapitalizmi onarma, yeniden canlandırma çabalarına karşı devam eder ve bu, sosyalizmin, yeryüzünün daha büyük kısmında başarıya ulaşmasına kadar sürer. Yığınlar ilk kez olarak, kendilerinin olan bir demokrasiye kavuşuyorlar. Bir düşünün! İlk kez olarak milyonlarca insan böyle insanca bir yaşama çağrılıyor. Böylece, örneğin, Çin'in en uzak köylerinde, o zamana kadar kendilerine yük hayvanları gibi davranılan köylüler bellerini doğrultuyor ve kendilerini yurttaş ve kamu yararının sorumlusu hissediyorlar. Proletarya diktatörlüğünün yaptığı büyük iyilik budur işte: O, kendilerine bütün ufukların kapalı bulunduğu bu derin insan yığınlarına bilinçli, etkin bir yaşam verir.
"Proletarya diktatörlüğü sınıflar savaşımının sonu değildir; onun yeni biçimler altında sürmesidir. Proletarya diktatörlüğü yenilmiş ama, direnmeyi bırakmak şöyle dursun, direncini daha da yoğunlaştırmış, yokolmamış, ortadan kalkmamış burjuvaziye karşı siyasal iktidarı eline geçirmiş bulunan proletaryanın sınıf savaşımıdır."[85]
Lenin şunu da yazıyordu:
"Yalnızca sınıf savaşımını kabul edenler henüz marksist değildirler; bunlar henüz burjuva düşüncesinin ve burjuva siyasetinin sınırları içersinde bulunabilirler. Marksizmi sınıf savaşımı teorisi içinde hapsetmek, marksizmi budamak, onu çarpıtmak, onu burjuvazi tarafından kabul edilebilir bir şeye indirgemek anlamını taşır. Marksist, yalnızca, sınıf savaşımının kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten kimsedir."[86]
Ve gene:
"Sosyalistler'in proletarya diktatörlüğünü anlayamamalarının başlıca nedeni, sınıf savaşımı fikrini mantıksal sonucuna kadar götürmeyişleridir."[87] (sayfa 414)
Proletarya diktatörlüğü bir sınıf egemenliğidir. Kimin üzerinde egemenlik? Kapitalistler üzerinde, kapitalist çöplüğüne üşüşen ve onun devlet iktidarını destekleyen çeşitli sömürücü, açıkgöz, madrabaz, serüvenci tabakaların üzerinde.
Bu yüzden proletarya diktatörlüğü, yepyeni tipte bir devlet iktidarıdır. Tarihin daha önce tanımış olduğu bütün siyasal iktidarlar, sömürücü sınıfın egemenliğini, azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğini temsil ediyorlardı. Proletarya diktatörlüğü, ilk kez olarak, sömürülenlerin sömürenler üzerindeki egemenliğini temsil ediyor. Onun için de, çalışan, sömürülen ve ezilen öteki toplumsal tabaka ve sınıfların desteğini kazanıyor: o halde proletarya diktatörlüğü çoğunluğun azınlık üzerindeki egemenliği, emekçilerin egemenliğidir. Bu egemenlik, ancak, çalışan yığınların bilinçli ve örgütlü eylemi sayesinde hazırlanıp kurulabilir, sürdürülebilir, sağlamlaştırılabilir. Bu egemenlik, asıl parçalanması, ortadan kaldırılması sözkonusu olan siyasal rejimin ve iktisadi sistemin ideolojik oyalamasından başka bir şey olmayan burjuva "yasallık"ın kapsamına giremez. Bunun içindir ki, hareket halindeki yığınlar, ulusun çıkarlarına uygun ve demokratik özgürlüklerin alabildiğine gelişmesini sağlayan yeni bir meşruiyet yaratırlar. Bu egemenlik, burjuvazinin, bütün ayrıntılarında çoğunluğa baskı yapmak için tasarlanmış bürokratik devlet makinesini kullanamaz. Bunun içindir ki, hareket halindeki yığınlar, yukarıdan aşağıya empoze edilen burjuva bürokratlığı yıkar, kendileri tarafından denetlenen ve halkın gözleri önünde açıkça işleyen yeni tipte bir yönetim kurarlar.
Proletarya diktatörlüğü yalnızca bir egemenlik aleti değildir, aynı zamanda, proletarya ile emekçi köylüler ve orta sınıflar arasında bir ittifakın da aletidir. Bu diktatörlük, (sayfa 415) müttefiklerini ulusal çıkara uygun bir yolda yönetmek için proletaryaya çok gereklidir. Mademki, çoğunluğun azınlık üzerindeki egemenliği, proletarya diktatörlüğü, burjuvazinin yığınlara zorla kabul ettirdiği siyasal boyunduruğun sonudur, emekçiler için, yığınlar için demokrasidir; proletarya diktatörlüğünün gelişi bir kurtuluştur ve bu siyasal kurtuluş koşulu, burjuvazinin düzen ve dolaplarının önlenmesidir. Proletarya diktatörlüğü, tarihte ilk kez yığınlar için bir demokrasi olduğundan, demokrasinin en yüksek biçimidir. Bu, bir dönemeçtir; burjuva demokrasisinden, sermaye diktatörlüğünden proletarya diktatörlüğüne, halk diktatörlüğüne dönen, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıflar demokrasisine dönen bir dönemeç. O zamana kadar büyük yığınları ezmeye yarayan özel bir güç olan devlet, ensonu bastırılmış olan ezenlere karşı, halkın çoğunluğunun, işçilerin ve köylülerin ve onların müttefiklerinin genel gücünün ifadesi haline gelir. "Sömürülenler için gerçek özgürlükler, proleterlerin ve köylülerin ülkenin yönetimine gerçekten katılması, ancak proletarya diktatörlüğünde olanaklıdır."[88]
Proletarya diktatörlüğünün görevlerini yerine getiren devletin yalnız özel bir baskı gücüne dayanmaması, ama halkın çoğunluğunun genel gücüne dayanması onun niteliğini kökten değiştirir. Bu, yeni tipte bir devlettir. Burjuvazi bir sınıf olarak bütün dünyada yenilmiş ve tasfiye edilmiş olmadığı sürece bu devletin sürekli olarak güçlendirilmesi zorunludur; bu devletin güçlendirilmesi, her şeyden önce yığınların bilinçli siyasal eyleminin güçlendirilmesi demektir. Buna karşılık, burjuva devletlerin "güçlendirilmesi", onların polis kuvvetlerinin artırılmasından ve yığınların siyasal eyleminin boğulmaya kalkışılmasından başka bir anlama gelmez. Görülüyor ki, proletarya diktatörlüğünün güçlendirilmesi, sömürücü sınıf devletlerinin "güçlendirilmesi"nin tam karşıtıdır; bunun içindir ki, proletarya diktatörlüğünün (sayfa 416) güçlenmesi, aynı zamanda, devletin "klasik" çizgilerinin gerçekten zayıflaması demektir: halkçı bir polisin tutumu, yığınlarla olan bağları, bir burjuva devletin polisininkilerle -eğer bu polisin kitlelerle olan bağlarından sözedilebilirse- hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Bir halk ordusunun tutumuyla emperyalist bir ordunun hiçbir ilişkisi, benzerliği yoktur: Çin'in kurtu1uşu sırasında bütün dünya bunu görüp anladı. Yeni devletin siyaseti dar ve kapalı "uzman" çevrelerinde hazırlanmaz, yığınların içinde ve yığınların öncü güçleri içinde hazırlanır: kolhozcu bir milletvekili kendi kolhozunda emekçi olarak kalır. Proletarya iktidarının uygulanışının tarihsel biçimleri çeşitlidir. Birincisi, Paris Komünüdür. Halk demokrasileri bunun bir başka biçimidir. Proletarya iktidarının klasik biçimi, sovyetler iktidarıdır. Emekçiler vekilleri sovyetleri (ya da konseyleri), Rusya'da, 1905 Devrimi sırasında ortaya çıktılar. Bu siyasal iktidar biçimi, hareket halindeki yığınlar tarafından yaratıldı. 1917 Ekim Devrimi "bütün iktidarı sovyetlere" verdi. Sovyetler, proletaryanın ve bütün sömürülenlerin en geniş yığın örgütlenmesi, bizzat yığınların doğrudan organıdır. Sovyetler karar verirler, yerine getirirler ve verdikleri kararların yerine getirilmesini kendileri denetlerler. Burjuva parlamenter meclislerden (ulusal ya da yerel) farklı olarak bütün iktidarı, yürütme gücünü olduğu kadar, yasama gücünü de ellerinde bulundururlar. Sovyetler, devlet iktidarının yerel ve merkezi organıdırlar. Sovyetlerin üyeleri her an seçmenleri tarafından geri alınabilirler.
Yeni iktisadi temelin yansısı Stalin Anayasası, şu olguyu onaylamıştır: SSCB'de bütün iktidar, emekçiler vekilleri sovyetlerinin şahsında, kent ve köy emekçilerine aittir. (Madde 3.) Bunun içindir ki, -düzenbazlıkla, sosyalizmi faşizme benzeten burjuva ideologları kusura bakmasınlar- Sovyetler Birliği'nde, hiç kimse yasaya boyun eğmekten bağışık tutulmaz. Büyük sermayenin en gerici unsurları tarafından (sayfa 417) kurulan faşist diktatörlüğün, keyfi yönetiminden ve terörden başka silahı yoktur; burjuva meşruiyetini kendisi ayaklar altına alır. Tersine, sosyalist demokrasi, gücünü, emekçilerin desteğinden alır; onun için ancak emekçilerin özel ve kamusal haklarının kullanılmasını güven altına alarak varlığını sürdürebilir. Sovyet hükümeti, bütün yurttaşlar gibi, anayasaya saygı göstermek ve yasalara uymak zorundadır. Başka türlü de hareket edemezdi, yoksa bütün otoritesini yitirirdi. Rousseau'nun ülküsü -genel iradenin ifadesi olarak demokrasi- demek ki, proletarya diktatörlüğü tarafından tamamıyla gerçekleştirilmiştir. Ve gerçekten de, böyle bir ülkü ancak sınıfların iktisadi karşıtlıklarının ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmiş olabilir. Geniş yığınların bilinçli eylemine dayanan sovyet devletinin, sosyalizmin kuruluşunda çok büyük rolü vardır. Yeni iktidar, yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkışı için vazgeçilmez öznel bir koşuldur. Gerçekten proletarya iktidarı, tarihsel bakımdan kendi iktisadi temelinden önce gelmek ve kendi temelini yaratmak zorunda olmak gibi bir özellik gösterir. Burjuva iktidarı, tersine, burjuva devrimi sırasında en başta burjuvazinin siyasal egemenliğini, mevcut burjuva ekonomisiyle uygunlaştırmalıydı. Bundan başka, proletarya devriminden önceki devrimlerin amacı, bir sömürü biçimi (feodal) yerine, bir başka sömürü biçimini (burjuva) getirmekti; proletarya devrimi, tersine, tüm sömürüyü ortadan kaldırır ve bu da ancak devletin önemini artırır.
Sosyalist iktisadi temelin mevcut olduğu andan başlayarak sovyet devleti, kendi iktisadi temelinin yansısı olarak kabul edilmelidir, ve işte o zaman olayların gerçeği yeni bir biçimde, yeni anayasa biçiminde ifade edilmiş olabilir. Sovyet Anayasası, bu hakların kullanımını olanaklı kılan maddi koşulların yaratılmasını en uzak bir zamana atarak soyut birtakım haklar ilan etmek yerine -burjuva anayasalarının yaptıkları budur- maddi temelleri zaten daha önce yaratılmış olan gerçek hakların varlığını onaylamak gibi bir özellik gösterir. Örnek: (sayfa 418)
"SSCB yurttaşlarının çalışma hakları, yani işin nicelik ve niteliğine göre emeklerinin karşılığı ile birlikte güvenceli bir iş edinme hakları vardır. "Çalışma hakkı, ulusal ekonominin sosyalist biçimde düzenlenmesiyle, sovyet toplumunun üretici güçlerinin sürekli olarak büyümesiyle, iktisadi bunalım olanaklarını ortadan kaldırmasıyla ve işsizliğin tasfiyesiyle güven altına alınmıştır." (Madde 118.)
Bu demek midir ki, sovyet devleti, iktisadi temelini edilgin bir biçimde yansıtmakla yetinir? Hiç de değil! Sovyet devleti hiçbir an, ekonominin nesnel yasalarının bilgisine dayanarak sosyalist ekonominin gelişmesini hızlandıran ve onu tutarlı bir şekilde planlayan etkin bir güç olmaktan geri kalmaz.
Bu görevi yerine getirmek için sovyet devletine iki şey gereklidir: 1) doğanın ve toplumun yasalarını tanımak, yani bilim; 2) yeni fikirleri anlayıp benimsemiş yığınların bilinçli desteği. Proletaryanın siyasal iktidarının kuruluşu sırasında bilimsel sosyalizmin oynadığı büyük rol, demek ki gitgide artacaktır. Burjuva ideolojisine karşı bilinçli savaşım, marksizm-Ieninizmin yığınlar arasında yayılması, biçimiyle ulusal, içeriğiyle sosyalist yeni bir kültürün yaratılması, böylece sosyalizmin kuruluşu için vazgeçilmez olan öznel koşullardır. Sosyalizm kurulup yerleştiği ölçüde, demek ki, sovyet devletinin, bu yeni tipte devletin eğitimdeki rolü ve kültürel rolü büyür. Devletin rolünün bu artışı, hiç de marksizmin düşmanlarının sözünü ettikleri "totaliter baskı"nın artışı anlamına gelmez. Devletin bu yeni rolü, yığınların kültürel ve entelektüel düzeylerini egemen sınıf için tehlike oluşturmaksızın yükseltemeyen kapitalist burjuva devletlerince hemen hemen bilinmeyen bir şeydir. Bu yüzden, kapitalist devlet, en başta bastırma işleriyle meşguldür. Tersine, emekçilerin devleti, iktisadi alanda olduğu kadar kültür alanında da varlığını korumasını bilerek, gitgide, yığınların yaratıcı emeğinin yönetici merkezi haline gelir: emekçilerin devleti, (sayfa 419) yığınların düşmanı değil, onların örgütleyicisi ve eğitimcisidir.
Kültür devrimi, öncü fikirlerin ve öncü bilimin yığınlar içinde yayılması, sosyalist ideolojinin burjuva ideolojisini yenmesi, diyalektik materyalizmin, fikirlerin toplumsal yaşamdaki rolü konusunda öğrettiklerine uygun olarak, bizzat devletin bütün dikkatini üstünde toplayacağı bir konudur. Üretim ilişkilerinin değişmesi, burjuva ideolojinin nesnel temellerini, üretim araçları özel mülkiyetini ortadan kaldırarak, yığınlar arasında yeni bir bilincin oluşması için gerekli koşullan yaratır. Yani, yeni sosyalist bilinç, hiç yoktan yaratılmış değildir: devletin rolü, yığınların bilinci ile yeni nesnel, sosyalist koşulları olanaklı olduğu kadar doğru ve eksiksiz olarak birbirine uygun hale getirmek - er ya da geç yeni bir bilinç biçiminin yeni içeriğe uygun gelişmesini isteyen süreci çabuklaştırmaktır. Aynı zamanda, gelişme perspektifleri bilgisinin de nesnel koşullar üzerinde etki yaparak iktisadi gelişmeyi hızlandırması için, toplum yasaları bilgisinin yardımıyla sosyalist bilinci ileri götürmek gerekir. Görülüyor ki, sosyalist toplumda birbirleriyle çelişki halinde olmayan nesnel koşullar ve öznel koşullar, karşılıklı bir etki oluştururlar ve birbirlerini karşılıklı olarak desteklerler. Bunun içindir ki, sosyalist toplum, maddi bakımdan ve kültür bakımından, burjuva toplumunda bilinmeyen bir tempoyla gelişebilir. Sosyalist ilerleme yarışması, sosyalist üretimin gelişmesinde, yığınların yeni bilincinin öneminin bir örneğidir. Bu bilinç değişmesinde edebiyat ve sanata büyük bir rol düşer: yazarlar, Stalin'in deyişiyle, "ruhların mühendisleri" olurlar. Ensonu, şurası da açıktır ki, eğer işçi sınıfı ve onun müttefiklerinin başlarında, bilinçli ve örgütlü müfrezeleri, yığınlara bağlı ve toplumların doğru devrimci teorisiyle donatılmış siyasal bir parti olmasaydı, sosyalist devlete düşen bütün görevler -proletarya diktatörlüğünün kazanılmasından kültür devrimine kadar- gerçekleşmezdi. Sosyalist toplumun yolunu aydınlatan, teoriyle pratiği birleştiren bu öncülük rolü, yeni maddi ve kültürel zorunluluklar ortaya çıktığı ölçüde ve sovyet devletinin rolü büyüdüğü ölçüde artar, eksilmez. (sayfa 420)
VI. VARGI
Sosyalizmin temel iktisadi yasası, nesnel bir yasadır. Yığınların maddi ve kültürel gereksinmelerinin en yüksek ölçüde tatminini sağlamak, bir hükümetin "serbest tercih"inin eseri değildir. Bu, üretim araçlarının topluma maledilişinin (toplumsallaştırılmasının) zorunlu sonucudur, ve yalnız işçi sınıfı iktidarı, vaadetmiş olduğu şeyi verebilir yığınlara; çünkü o, üretim araçlarını topluma maletmiştir ve yeni üretim ilişkilerini niteleyen nesnel yasaya dayanmaktadır. Marksist sosyalizm anlayışını ütopyacı anlayışlardan ayıran, yığınların binlerce yıllık hak davası ile, bilimsel olarak belirli bir üretim tarzının temel ekonomik yasasının gereklerini birbirleriyle bağdaştırmasıdır. Sosyalizmin düşmanları, kapitalist burjuvazi, sosyalist kurtuluşun başarılarının ancak bireyin köleleştirilmesiyle elde edilebileceğini yineleyip dururlar. Sosyalizmin, insanın kişiliğini, kişisel enerji ve girişkenliğini, bireyin yeteneklerini, hak ve özgürlüklerini ezdiğini ve yok ettiğini; gereksinmeler ile beğenileri bir düzeye getirdiğini öne sürerler. Ama, emekçileri, fizik bakımından ve kafaca sömürerek ve sakatlayarak bütün bir manevi ilgiler, özlemler ve insan yetenekleri dünyasının üzerine çöken ve onu boğan; varlığını güvensizliğe borçlu olan, insanları birer robot haline getiren, bir baskı, açlık ve işsizlik rejimi altında işçiyi makinenin bir eki, uzantısı haline getiren; onu fizik ve manevi bireyliği içinde sakatlayan; işçiyi bir köle durumuna indirgeyen kapitalizmin ta kendisidir. Kapitalizmin karşısında birey yalnız ve silahsızdır; onu kurtaracak olan, yalnızca sömürülenlerin ve ezilenlerin birliği, devrimci savaşımıdır. Yığınlar kurtarılmadan birey kurtarılamaz. Yığınların kurtuluşu, bireyin kurtuluşunun birinci koşuludur.
Kapitalizmin savunucuları, kapitalizmde, girişkenlik ve yetenek sahibi her insanın, servet sahibi olmasa bile, "kendi yolunu kendisinin aşabileceğini" ve yeteneklerine uygun bir duruma geçebileceğini öne sürerler. Ve milyoner olmuş (sayfa 421) ayakkabı boyacıları gibi "mutlu olayları" anlatırlar. Ama, herhangi bir kimsenin "başarı"sının binlerce sömürülen emekçinin sırtından ödendiğini gizlerler. Kapitalizmde herkesin "kendi yolunu kendisinin açması" zorunluluğu, burjuva toplumda insanların durumunun özel mülkiyetin alanı ile belirlendiğini tanıtlar. Yönetici görevlere yükselebilenler, "üst" sınıfların temsilcileri ya da onların adamları, memurlarıdır. İnsanların durumları, onların servet, sınıf, kast durumlarıyla, ulusal kökenleri, cinsiyetleri, inançları, yakınlıkları, ilişkileri, kayrılmaları vb. ile belirlenir. İşte kapitalizmin "düşünürler"i ve "ahlakçılar"ı tarafından "sonsuz", "mantıksal" sayılan "düzen", usa-uygun ve kavranılır kabul edilen tek "düzen" budur. En üstün yeri haklı olarak işgal ettiklerini tanıtlamak için, Krupplar'ın, Stinnesler'in, Morganlar'ın, Rothschildler'in, Rockefellerler'in, Fordlar'ın, Boussaclar'ın "yaratıcı yetenekleri" göklere çıkartılır. Ama herkes bilir ki, kapitalistlerin "yaratıcı yetenekleri", artı-değerin üreticilerden zorla koparılıp alınması becerisine dayanır, ve onların egemen durumunu belirleyen şey, yalnızca sermayelerinin büyüklüğüdür. Ve işte kapitalizmde bir insanın "değerini" saptayan da budur. Sosyalizmde ise, tersine, bireyin yükselmesinin, yeteneklerinin, anıklıklarının, yaratıcı yetilerinin gelişmesinin koşulu, bizzat yığınların yaratıcı yeteneklerinin yükselmesidir. Sosyalizmin temel ekonomik yasası, öncü tekniğin rolünü bize gösterdi; sosyalizmin öznel koşullarının incelenmesi, sosyalist bilincin, bu yeni toplumun muazzam etkin gücünün önemini kuvvetle belirtti.
Bu çifte incelemeden, sosyalizmin, emekçinin kişiliğini bütün yönleriyle, bilgili, düşünsel yönden gelişmiş teknisyen olarak, toplum sorunları konusunda geniş ve derin bir bilgiye sahip olan, yeni bir yaşamın yapıcısı toplumsal bir insan olarak geliştirdiğini iyi akılda tutmak gerekir. İnsanın kişiliğinin, kişisel yeteneklerinin çok yönlü gelişmesi, sosyalizmde, kapitalizmde olduğu gibi, soyut bir olay olarak kalmaktan uzaktır, bir yığın olayı olmuştur. Sosyalist yarışma, (sayfa 422) herkesin kişisel girişkenliğini, yaratıcı zekasını geliştirme olanaklarını hazırlayan canlı bir örnektir. SSCB'de stahanovistler, yenilik getiriciler, verim sağlayanlar, her çeşit buluşçu, yüksek nitelikli emekçiler ve uzmanlar, tarım alanındaki deneyciler, üretim ve ekonomi düzenleyicileri, halktan çıkma ileri aydınlar, toplumsal ve siyasal bir eylem başında bulunan kadınlar ve erkekler, bilimsel bir tartışmaya, bir edebiyat ya da sanat yarışmasına katılabilecek çapta emekçiler ye bunların ortasında yürüyen, binlerce sosyalist emek kahramanları ve Stalin ödülü kazananlar. Ancak sosyalist toplumdadır ki, insan, kökenine, cinsine, servetine vb. bakılmaksızın kendi yeteneklerine uygun bir yere gerçekten sahip olabilir. Sosyalizm tam yığınların egemenliğidir, yüzyıllar süren baskının kurbanları olan ve sömürü yüzünden her çeşit insani gelişmeden yoksun bulunan milyonlarca insanın egemenliğidir. Tarihi yapan bu yığınlardır, çünkü yalnız bu yığınlar sermayenin iktidarını yere serebilirler. Bir kere boyunduruktan kurtulduktan sonra, yığınlar, büyük bir coşkunlukla kendileri için yeni bir yaşam kurarlar. Yığınlar, insanın insan tarafından sömürüsünü ortadan kaldırarak, bireyle toplum arasındaki uyuşmazlığı gidermiş ve herkese bol bol açılıp gelişme olanağı sağlamışlardır. (sayfa 423)
Dipnotlar
1. J. Stalin, "SSCB'nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları", Son Yazılar, 1950-1953, s. 73. 2. J. Stalin, Leninizmin Sorunlan, s. 677-678. 3. Bkz: J. Sta1in, "SSCB'nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları",Son Yazılar, 1950-1953, s. 70. 4. Sömürünün ortadan kalkması, gerçekten de "proletarya" sözcüğünün kullanılmasını elverişsiz hale getirir. 5. J. Stalin, Son Yazılar, 1950-1953, s. 82. 6. J.Stalin, "SSCB'nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları", Son Yazılar, 1950. 1953, s. 63-64. 7. J. Stalin, "Alekaandır Iliç Notkin Yoldaşa Yanıt", aynı yapıt, s. 102. 8. J. Stalin, "SSCB'nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları", Son Yazılar, 1950-1953, s. 98. 9. M. Thorez, Sovyetler Birliği Komünist Partisi X1X. Kongresine Selam. 10. Ayrıca, kapitalizmin üretici güçlerinin eriştikleri noktada, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin gerçekleşmesi gereken yer ulusal çerçevedir: o halde, yalnızca, bir işçi sınıfı ulusal siyasal iktidarı kurabilir. 11. Marx, Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 131. 12. Lenin'den aktaran: J. Stalin. Leninizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 106. 13. V. İ. Lenin, "Devlet ve Devrim", Marx-Engels-Marksizm, Ankara 1976, s. 396. 14. V. İ. Lenin, "Proletarya Diktatörlüğü", Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 159. 15. J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, s. 41.
|
|
Date: 13 June 2008, Friday
Comments (0) | Add Comment | More
|
|
|
|
|
Annesinin karnında büyüyen bir yavru yunus
 20 aylık fil dünyaya gözlerini açacağı günü bekliyor
 20 aylık filin farklı bir açıdan çekilmiş fotoğrafı
 Golden retriever cinsi köpek yavrusu annesinin karnında yüzüyor
 Yavru köpeğin annesinin karnında 60 günlükken çekilmiş hali
 |
|
30 günlük köpek embriyosu. Boyu 2 cm.
Date: 08 June 2008, Sunday
Comments (0) | Add Comment | More
Bilgisayar ekranına uzun süre bakıldığında göz yüzeyinde oluşan kurumaya bağlı yanma, batma ve kızarıklığı önlemek için ekranın göz seviyesinden aşağıda olması gerektiği bildirildi.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Göz Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Nazmi Zengin, yaptığı açıklamada, vücuttaki en önemli organların başında gelen gözün, sağlığına dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.
Bu nedenle, göz sağlığını korumanın yollarının iyi öğrenilmesinin faydalı olacağını ifade eden Zengin, günümüzde göz sağlığını etkileyen faktörlerden birinin de sayısı ve kullanımı hızla yaygınlaşan bilgisayarlar olduğunu belirtti.
Zengin, göz bozukluğu derecesinin artmasında doğrudan rolü olmayan bilgisayarların, göz doktorlarına en fazla başvurma nedenleri arasında yer alan göz kuruluğunun başlıca nedeni olduğunu vurguladı.
Günümüzde hemen herkesin, günün birkaç saatini bilgisayar başında geçirir duruma geldiğini dile getiren Zengin, bunun göz kuruluğuna bağlı şikayetlerini önemli ölçüde artırdığını bildirdi.
GÖZ YUKARINDA, EKRAN AŞAĞIDA OLMALI
Bilgisayara uzun süre bakıldığında göz yüzeyinde kuruma meydana geldiğini belirten Zengin, şunları kaydetti:
''Göz kuruluğu yanma, batma ve kızarıklık olarak ortaya çıkar ve kişinin gündelik yaşamını, iş verimini olumsuz yönde etkiler. Bilgisayara uzun süre bakıldığında göz yüzeyinde kurumaya bağlı yanma, batma ve kızarıklığı önlemek için, ekran göz seviyesinden aşağıda olmalıdır. Çünkü, göz hizasından yukarıdaki ekrana bakan gözün kapağı daha fazla açılacağı için, kuruma daha fazla olur. Bilgisayar ekranı eğer göz hizası ya da biraz aşağıda olacak şekilde konumlandırılırsa, göz kapağı daha az açılacağı için göz kuruması daha az olacaktır.''
Göz kuruluğu rahatsızlığını önlemek için, bunun dışında da bazı ek tedbirlerin alınabileceğini belirten Zengin, ''Uzun süre bilgisayar ekranı karşısında oturan kişiler, gözlerini 2-3 saniye kapalı tutma egzersizleri yaparak, kuruyan gözün yeniden yeterli sıvıya kavuşmasını sağlayabilir. Ayrıca, aşırı kuru veya cereyana maruz kalınan ortamlarda bulunulması da göz kuruluğunu artırmaktadır'' diye konuştu.
Date: 08 June 2008, Sunday
Comments (0) | Add Comment | More

Tarihin sonu geldi diyerek kapitalizmi kutsayanlar tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da giderek yükselen ezilenlerin sosyalizme ve komünizme olan inancını engelleyememenin verdiği çaresizlikle tarihi gerçekleri bilinçli bir şekilde çarpıtmaktadır.
Avrupa Konseyi bugün görüşmeye başlayacağı ve oylamaya sunacağı faşist yasa tasarısı ile tarihi gerçekleri karartmak ve insanlığın kurtuluş umudu olan Komünizmi, insanlık düşmanı olan Faşizm ile bir tutarak yasaklamak istemektedir.
Tarihin sonu geldi diyerek kapitalizmi kutsayanlar tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da giderek yükselen ezilenlerin sosyalizme ve komünizme olan inancını engelleyememenin verdiği çaresizlikle tarihi gerçekleri bilinçli bir şekilde çarpıtmaktadır. İkinci Dünya savaşında adı Hitler ile anılan Alman |