Ne Cevap Verirdiniz?:((
| Lütfen hepsini sonuna kadar okuyunuz.. Yıl 2020,kızım 18,ben 47 yaşındayım... "Baba bizim bayrağımızda sizin zamanınızda Ay-yıldız varmış neden şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğim renkler var? 2 arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk,o atlasta gördük daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş,şimdi neden o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz? Eskiden her mahallede 1-2 cami varken,şimdi neden her ilde bir cami var,dedem bahsetmişti daha önce ezan denen bir şey varmış,günde 5 defa camilerden okunurmuş şimdi bu çan sesleri ne baba? Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da,topraklarımızı sattırıp şimdi bu ufcık alana bizi hapsettiniz.Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları,emaneti böyle mi korudunuz. Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba? Baba küçükken herkesin beni Aybüke diye çağırdığını hatırlar gibiyim şimdi neden bana Angel diyorlar,beni kulağıma Angel ismini ezanla sen mi söyledin? Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba?Hergün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi ! mi getirdiler baba?Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğretiler sanki Elime geçen gün bir kitapgeçti baba,senin gençliğinden kalan . Biz Ankara'ya taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek "Gazi" lik ünvanını kazanmış.Neden şimdi oraya kürdistan diyorlar baba.Baba hani sizlere kürtlerle Türkler kardeştir demişler,peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular. Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti.O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş,ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken,sizin gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız. Şimdiki kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin,hiç mi kanın donmadı baba.Neden hesap sormadınız bunları görmezden gelen yöneticilerinize? O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmışve hitabenin sonunda da "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."demiş.Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız. Baba Türkiyeli ne demek,biz Türk çocuğu değil miyiz,soyumuz belli değil mi bizim ,o kitapta okumuştum "Ne mutlu Türküm diyene" yazıyordu.Peki baba ben neden mutlu değilim.Türküm demek suçsa ve kötü bir şeyse siz eskiden neden söylerdiniz. Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız,kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz.Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz. Hiç mi kitap okumadınız,hiç mi sizi uyaran olmadı,hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini,eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı.Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba. "Vatan sevgisi imandandır" diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden vazgeçtiniz bari İslam'ın emrine uysaydınız. Senin eski cd'lerden dinledim baba,bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış,o marşı yanlızca körü körüne ezberlediniz mi?Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış,demiş ki "Ey Türk titre ve kendine dön."Baba ne zaman titreyeceksiniz,Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç birşey titretemez sizi. Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün."Ya devlet başa,ya kuzgun leşe" diyebilecek bir Hasan Tahsin,bir Şehit Şahin,bir Sütçü İmam yok muydu aranızda?Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize! Bu günleri göreceğime hiç doğmasaydım baba.Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba.Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?" |
Date: 21 August 2008, Thursday
Comments (1) | Add Comment | More
Yanıt Verebılır Mısınız?
|
Date: 21 August 2008, Thursday
Comments (0) | Add Comment | More
Beden Dili
| Şu gökkubbede her şey söylendiyse, bütün fikirler ortaya atıldıysa, söylenip de duyulmadıklar için Google çıktıysa biz ne yapacağız? Bilgiyi beden dilimizle harmanlayıp yeniden satacağız elbette! Bilgi çağının bireylerinin her biri ayrı birer bilgisayar. Herkes biliyor. Şu ana kadar ağzı olan konuşuyor idiyse, Google’ı olan da biliyor artık. 6 harfle saniyeler içinde bilgiye ışınlanabiliyorsunuz. Ali Fuat Başgil, “Şu gökkubbe altında söylenmedik söz, ortaya atılmadık fikir kalmadı.” demişti. Peki her şey söylendiyse, üstelik söylenip de duyulmadıklar için de Google çıktıysa, size söyleyecek ne kaldı? Bilgiyi nasıl satacağınızı düşünmek kaldı. İşte çağ tam da bu yönüyle bir öncekinden ayrılıyor. Yeni çağ bu yüzden artık kendini bilgi çağı değil; bilgiyi satabilmeyi; nabız şerbet koordinasyonunu ayarlamayı ifade eden bilişim (bilgi-iletişim) çağı olarak tanıtmayı yeğliyor. Ve bilişim çağının iletişim gücü yüksek bilgi sahipleri, diğerlerinin arasından bir anda sıyrılıp yeterince zeki olmasalar bile yeterince “iletişimci” olarak kariyer hayatlarına bir Ferrari kıvamında devam ediyor. Yapılan araştırmalar, devrin iş dünyası başarı listesini dolduran CEO’ların zekadan çok bu yönlerinin daha belirgin olduğunu gösteriyor. Her zeki başarılı olamazken, her iletişim yıldızı ama orada ama burada, ama öyle ama böyle, bir şekilde ve bir konuda mutlaka başarılı oluyor. Ve en önemli iletişim araçlarından biri olarak da araştırmalar dünyadaki bütün dilleri pasifize edecek kadar güçlü bir “beden dili” çığlığı atıyor. Araştırmalara göre yüz yüze iletişim pastasının kelimeler 10’unu, ses tonu % 30’unu temsil ederken, beden dilinin pastanın % 60’ını tek başına yediğini göstermektedir. Gelin nabızlara verilecek şerbetlerin (iletişim) prospektüsü niteliğinde birkaç beden dili şifresini deşifre edelim ve iletişim çağının beden dili kulvarında biz de kendimize bir yer bulmaya çalışalım. “Dur, geçme!” olarak algılanması ve ucu açık sorularla karşı tarafı bolca konuşturmadan, atlanmaması gereken bir iletişim duvarıdır. Karşınızdakinin kollarını çözmeye başladığını gördükten sonra konuyu istediğiniz minvale doğru çekmeye başlayabilirsiniz. Aksi takdirde kollar kapalıyken geçerseniz bir iletişim kazası kavşakta sizi bekliyor olacaktır, bizden söylemesi. Eskiden beri açık avuçlar dürüstlüğün ve açık sözlülüğün sembolü olmuştur. “Anla artık” derken iki avucumuzun içini farkında olmadan gösterir ve karşı tarafın samimiyetimize inanmasını bekleriz. Yurtdışında mahkemelerde yemin ederken bir el İncil’in üzerindeyken diğeri açıktır ve karşıya dönüktür. Çocuklar yalan söylerken avuçlarını koltuk altlarının altına veya arkalarına saklarlar. Yetişkinler ise bunu daha profesyonelce yapar, bazen ceplerini bazen tutundukları masayı kullanırlar. Özetle, görünmeyen avuçlar gösterilmek istenmeyen, sizden saklanan bir şeyler var diye pimpiriklenmek için doğru fırsattır. Hele ki bu saklanan avuç içlerinin yanına göz temasının azalması, göz kırpma refleksinin hızlanması da eşlik ediyorsa karşınızda amatör bir yalancı var denilebilir. Yalan söylemek zor iştir, avuçlarını saklayacaksın, gözlerini kaçıracaksın, kelimelerinin arkasındaki endişeni ses tonuna yansıtmayacaksın, kelimelerini tökezletmeyeceksin, gözlerini yukarıya kaydırmayacaksın (araştırmalar, yalan söylerken söylenecek yalanın hayalini kurmak için gözlerin yukarı kaydığını söyler), alnını kırıştırmayacaksın... (araştırmalar bütün bunları yapmak yoğun bir dikkat gerektirdiği için yalan söylerken alnın kırıştığını söyler). Bu kadar zahmet insanı mecburen etik kılıyor. (Zamanında Clinton’ın Monica Lewinsky ile ilgili açıklaması böyle bir çehre üstüne oturduğunda psikologlar “bu adam yalan söylüyor”u çoktan demişti.) Bütün bu süreçler farkında olmadan gelişir. Ama şurası kesindir; açık avuçlar karşınızdakinin samimi olduğunun en açık ifadesidir. Bu durumu kendi mesajınızı karşı tarafa vermek için bir zamanlama fırsatı olarak değerlendirebilirsiniz. Bununla birlikte bazı jestlerin kişi farkında bile olmadan arkadan arkaya ne fısıldadığıyla ilgili evrensel literatüre geçmiş bazı açıklamalar vardır. Bunları, “bu kesin bu anlama gelir!” şeklinde değerlendirmemek, hemen asıp kesmemek gerekir. Bir duyguyla ilgili bütün beden dili organları aynı mesajı gösteriyorsa mesaj pekişecektir. Bu doğrultuda aşağıdakileri peşin ve kesin hüküm oluşturma aracı olarak kullanmayınız, çocukların erişemeyeceği yerde saklayınız.erh.ozden@gmail.com Beden dilinin şifreleri Canlı, hareketli, dik yürüme: Güven, emniyet. Eller kalçada bekleme: Hazır olma veya agresyon. Bacaklar çaprazlanmış şekilde oturmak ve ayağı hafifçe vurmak: Can sıkıntısı. Bacaklar ayrı oturmak: Dinlemeye açık, rahat. Göğüs üzerinde kolları bağlama: Savunmada, diyaloğa kapalı. Eller cepte, omuzlar eğik yürüme: Üzgün, kederli. Eller yanakta: Değerlendirme, düşünme. Burnuna dokunma, yavaşça ovma: Kabul etmeme, şüphelenme veya yalan söyleme. Gözleri ovuşturmak: İnanmama, şüphelenme. Elleri arkada bağlama: Kızgın, korkulu veya hayal kırıklığına uğramış. Ayakları kilitleme: Korku Başı ellere dayama, gözlerin aşağıya bakması: Can sıkıntısı. Elleri ovuşturmak: Ummak, heyecanlanmak. Elleri başın arkasında bağlama, bacakların çaprazlanması: Kibirlilik, üstünlük. Burun kemiğini sıkma, gözleri kapama: Olumsuz değerlendirme. Parmaklara hafifçe vurma, ritim tutma: Sabırsızlık, tahammülsüzlük. Parmakları dik tutma: Otorite Eğik başla dinleme: İlgilenme Çeneyi okşama: Karar vermeye çalışma. Saçları okşama: Kendine güven eksikliği. Aşağı doğru bakma, başı başka tarafa doğru çevirme: Kuşku, inanmama. Tırnak yeme: Emniyetsizlik hissi veya sinirlilik. Kulak memesini çekme: Kararsızlık, tereddüt |
Date: 20 August 2008, Wednesday
Comments (0) | Add Comment | More
İnternet Bagımlılıgından Kurtulmak İcin Öneriler
İsrail’li psikyatristlerin söylediklerine göre internet bağımlılığı kumar, seks bağımlılığı, kleptomani, gibi aşırı bağımlılıkların kategorisine sokulmalı.
Tel Aviv Üniversitesi‘nde çalışan doktor Pinhas Dannon’un bildirdiğine göre internete giren insanların %10'u internet bağımlılığı hastalığına tutulmuş durumda ve bu durum onları aşırı endişe ve çeşitli depresyon hastalıklarına sürüklüyor.
İnternet bağımlılığı, zihin sağlığı uzmanlarına göre saplantılı-zorlanımlı rahatsızlık kategorisine konmuş, fakat Bay Dannon’un bahsettiğine göre internet bağımlılığı kategorisindeki hastalar bu konumdan çok daha vahim bir durumdalar. İnternet onlar için bir süre sonra adeta özleme dönüşüyor. Bağımlılıktan öteye ulaşıyor…
Peki bu sorundan kimler etkilenebilir? Bu sorundan etkilenilebilecekler arasında gençler ve yeni emekli olmuş (50'li yaşlardaki) insanlar gösteriliyor.
Peki nasıl üstesinden gelebiliriz nasıl atlatırız? Bu sorunla kısa bir süre önce karşılaşmış ve yenmiş biri olarak sizlere küçük önerilerim olacak:
1- Gereklilik / Eğlence
İnternetteki oturumunuzun önemli bir bölümünü ihtiyacınız olan haber, bilgi edinme, işler, elektronik mesajlarınızı kontrol etmek gibi uğraşlarla geçirin. Eğlence, vakit geçirme gibi uğraşları minimuma indirin. En azından bir süreliğine...
Göz korkutmanın eğitimde büyük bir önemi olduğu söylenir o zaman siz de şu ogame’i çılgınlar gibi oynayan çocuğu seyredin ve unutmayın! Bir gün siz de onun gibi olabilirsiniz.
2- Anlık Mesajlaşma Programları / E-posta
Anlık mesajlaşma programlarında konuşmanın bitiş zamanı genelde karşıdaki insanlara bağlıdır. E-posta kullanımında ise zamanı siz kontrol edersiniz. İstediğiniz zaman kapatabilir başka işlerinizle uğraşabilirsiniz, anlık mesajlaşma programlarında ise oturumu aniden kapatmak nezaketsizliktir ve pek hoş karşılanmaz. Bu yüzden bağımlılık etkisini yitirene kadar, örneğin bir kaç ay msn, icq vb programlardaki arkadaşlarınıza online olamayacağınıza ve size sadece e-posta ile ulaşabileceklerine dair bir e-posta gönderin ve bir süre kafa dinleyin.
3- İnternetten Para Kazanmak ?!
İnternetten para kazanın sloganıyla yola çıkmış bir çok site vardır ve bu büyük gerçektir ki internette en çok aranan söz öbeklerden biri de budur. Arz talep meselesi diyeceksiniz doğrudur, tam da üzerine bastınız. Çoğu insan internette sörf yaparken vaktini değerlendirip para kazanmak ister, bundan yararlanan bazı girişimciler de online para kazan siteleri kurarlar. Şimdi bunları yakından inceleyelim. Gelirleri nelerdir? Adsense, adbrite, sponsor benzeri tıklama bazlı reklam seçenekleri. Bunlardan gelen kazançlar da çok düşük olduğundan zaten masraflar zor karşılanır. Geri kalan para ise maksimum kullanıcı çekmek için maksimum parçaya ayrılır. Haliyle bu işten para kazanamazsın demiyorum ama zamanınızı boşa harcamış olursunuz elinize geçen üç beş kuruş internet bağlantınızı bile karşılamaz. Eğer gerçekten büyük paralar kazanmak istiyorsanız uzman olduğunuz bir konuda freelance yazarlığı deneyin.
4- Vakit nakittir!
İnternetten boş kalan zamanınızda internete girmekten sonra en sevdiğiniz şeyi yapın(lütfen televizyon izlemek demeyin!) veya küçük-kısa süreli işlerde çalışın. Getirisinin internetten çok olduğunu görünce şaşıracaksınız. Bunca yıl gözlerim boşuna kanlanmış diyeceksiniz, emin olun...
5- İnternetten hatun kaldırmak
Televizyonda şöyle haberlerle karşıyor musunuz bilmiyorum: Hasan internetten chat yoluyla tanıştığı Helga’yla evlendi. Çok süper de anlaşıyorlarmış falan… Bunlara kanmamanızı öneriyorum. İnternetten evlenenlerin en çok bulunduğu Amerika’da ve ülkemizde yapılan araştırmalar bu tip evliliklerin çok kısa sürdüğünü gösteriyor. Hele bir de yonja, siberalem cart curt internet siteleri var ki zaman kaybından öte bir şey değildir hatta çoğu zaman komik durumlara düşeriz arkadaşımız sağolsun güzel anlatmış... Komik durumlara düşmeye gerek yok, internette sosyal olmaya ayırdığınız vakitle normal hayatta üç kere daha sosyal olursunuz. İnanmayan denesin...
Date: 20 August 2008, Wednesday
Comments (0) | Add Comment | More
Ne Yapmaya Calısıyorsunuz?
Türkiye, atalarımızdan kalan biricik yurttur. Arabasız, cep telefonsuz, politikasız ve hatta hiç para kullanılmayan bir dünyada yaşayabiliriz. Ancak toprağımızdan vazgeçemeyiz. İktidardaki 59. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti döneminde ise, benzeri görülmemiş bir kıyım politikasıyla karşı karşıyayız. Bugün topraklarımız, kamu kuruluşlarımızı devlet kaynaklarımızı korumak şöyle dursun, sistemli bir şekilde yok edilmesi için çalışılıyor. Anayasanın hükümleri ve diğer kanunlarla günümüze kadar korunan kaynaklar, çeşitli yasal değişikliklerle parasal kaynağa dünüştürülmek isteniyor.
PAZARLAMA DAHİSİ PARAKITAN VE TARİHE NOT DÜŞÜLECEK SÖZLERİ
Ne banka bırakacağız, ne fabrika,
Ne de işletme. Liman da bırakmayacağız.Hepsini satacağız!”
Kemal Unakıtan
SÜMERBANK İÇİN SÖYLEDİĞİ
“Sümerbank tarihten siliniyor.
Elinde bir şey kalmadığı için
ismini de kaldırıyoruz.”
Kemal Unakıtan

SEKA İÇİN SÖYLEDİĞİ
“Staratejik yer imiş.Ne stratejisi,
önemli olan müşteri bulmak.
Müşteri gece gelsin,pijamayla
çıkarım karşılarına.Seviyorum bu işleri arkadaş.”
Kemal Unakıtan

ŞEKER FABRİKALARI İÇİN SÖYLEDİĞİ
“Kar edeni de, zarar edeni de satacağız!”
Kemal Unakıtan

TEKEL İÇİN SÖYLEDİĞİ
“Babalar gibi satarız!”
Kemal Unakıtan

PETKİM İÇİN SÖYLEDİĞİ
“Ülkenin işgal altına girdiğini söylüyorlar.Gelsinler işgal etsinler!”
Kemal Unakıtan

TÜPRAŞ İÇİN SÖYLEDİĞİ
“Parayı veren düdüğü çalar."
TÜPRAŞ’ı Ruslara satar mısın,diyorlar.Satarım arkadaş”
Kemal Unakıtan

TELEKOM İÇİN SÖYLEDİĞİ
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım,20 bin Dolar veren herkese,TELEKOM’ a ait Bilgileri vereceklerini söyledi.
Burada utanç verici olan, bunu ima etmek için kullandığı cümle:
Binali Yıldırım; “20 bin dolar veren kızımızı görür” diyor.

LİMANLAR İÇİN SÖYLEDİKLERİ
Ne banka bırakacağız, ne fabrika,
Ne de işletme. Liman da bırakmayacağız.Hepsini satacağız!”
Kemal Unakıtan

VE

AKP Hükümetinin (Aralık 2002- Haziran 2005 arası) Sattıkları
1-TAKSAN,
2-GERKONSAN,
3-SEKA Afyon İşletmesi ,
4- SEKA Balıkesir İşletmesi,
5- SEKA Çaycuma İşletmesi,
6- SEKA Kastamonu İşletmesi,
7- SEKA Aksu İşletmesi,
8- SEKA Taşucu Tersane Alanı,
9- SEKA’ya ait 4 taşınmaz,
10- TZD Sakarya İşletmesi,
11- THY USAŞ,
12- TDİ Trabzon Limanı,
13- TDİ Dikili Limanı,
14- TDİ Kuşadası Limanı,
15- Sümer Holding’e Ait Merinos Halı Fabrikası,
16- SÜMER HOLDİNG’E Ait ERYAĞ,
17- SÜMER HOLDİNG’E Ait Adıyaman İşletmesi,
18- SÜMER HOLDİNG’e ait 117 adet taşınmaz,
19- KBİ’ye ait 103 arsa, 89 lojman,
20- EBÜAŞ-MEYBUZ,
21- EBÜAŞ’a ait 54 taşınmaz,
22- TEKEL Kaya Tuz,
23- TEKEL’e ait 30 taşınmaz,
24- ESGAZ,
25- BURSAGAZ,
26- ETİ BAKIR,
27- ETİ GÜMÜŞ,
28- ETİ KROM,
29- ETİ ELEKTROMETALURJİ A.Ş,
30- Çayeli Bakır İşletmeleri A.Ş,
31- KBİ Samsun İşletmesi,
32- KBİ 65 adet taşınmaz,
33-DİV-HAN A.Ş,
34- Amasya Şeker Fabrikası,
35- Kütahya Şeker Fabrikası,
36- SÜMER HOLDİNG’e ait TÜMOSAN,
37- SÜMER HOLDİNG Malatya İşletmesi,
38- SÜMER HOLDİNG Bakırköy İşletmesi,
39- SÜMER HOLDİNG Diyarbakır İşletmesi,
40- SÜMER HOLDİNG Çanakkale Deri İşletmesi,
41- SÜMER HOLDİNG’E Ait 108 Adet Taşınmaz,
42- SÜMER HOLDİNG Ortadoğu Teknopark A.Ş,
43- SEKA Karacasu İşletmesi,
44- SEKA Ankara Alım Satım Binası Müdürlüğü,
45- SEKA Ardanuç İşletmesi Varlıkları,
46- TÜGSAŞ,
47- TÜGSAŞ Gemlik Gübre San. TAŞ,
48- TÜGSAŞ-İGSAŞ HİSSELERİ % 100,
49- TÜGSAŞ Urfa Depoları arazisi,
50- TÜGSAŞ’a ait 23 taşınmaz,
51- İGSAŞ Kütahya Gübre Varlıkları ,
52- TEKEL Alkolü İçkiler San. A.Ş,
53- TEKEL’e ait 60 adet taşınmaz,
54- TEKEL İnegöl Kibrit Fabrikası T.A.Ş,
55- TEKEL Gemlik Sun.İp.Mües. T.A.Ş,
56- TEKEL Tuzluca Tuzlası,
57- TEKEL Sekili Tuzlası,
58- EBÜAŞ Samsun Soğuk Hava Deposu,
59- EBÜAŞ Manisa Kombinası,
60- EBÜAŞ Manisa Arsası,
61- EBÜAŞ’a ait 101 adet Taşınmaz,
62- TDİ ANKARA FERİBOTU,
63- TDİ Samsun Feribotu,
64- PETKİM 2adet taşınmaz,
65- TEDAŞ 1 arsa, 1 adet trafo binası,
66- TEDAŞ 1 adet taşınmaz,
67- ATAKÖY Turizm A:Ş,
68- ATAKÖY Otelcilik A:Ş,
69- ATAKÖY Marina Ve Yat İşletmesi,
70- SÜMER HOLDİNG Beykoz İşletmesi,
71- SÜMER HOLDİNG İstanbul İmar LTD.ŞTİ,
72- SÜMER HOLDİNG 2 adet Taşınmaz,
73- TDİ Karadeniz Gemisi,
74- TEKEL Kristal Tuz Rafinerisi,
75- TEKEL Kağızman Tuzlası,
76- TEKEL’e ait 49 adet taşınmaz,
77- TÜPRAŞ 2 adet taşınmaz,
78- TDİ 1 Adet Taşınmaz,
79- SEKA 5 Adet taşınmaz,
80- KÖY HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ (Tasfiye Edildi),
81- SSK Hastaneleri (Tasfiye Edildi),
82- SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi),
82- SEKA Kocaeli Fabrikası ve arsası
AKP’nin SATMAK ÜZERE OLDUĞU ve 2005 YILINDA SATMAK İSTEDİKLERİ
1-Sümer Holding Sarıkamış İşletmesi, Sümer Holding Bergama Pamuk İpliği Fabrikası,
2-Sümer Holding Sivas Dokuma Fabrikası,
3- Sümer Holding Manisa Pam. Men. A:Ş,
4- Sümer Holding Makine Ve Teçhizat,
5- Sümer Holding 32 Adet Taşınmaz,
6- TÜGSAŞ Samsun Gübre Sanayi A.Ş,
7- Tekel 5 Adet Taşınmaz,
8- Araç Muayene İstasyonları 1. Bölge,
9- DSİ ERCİYES Sosyal Tesisi,
10-Bayındırlık Ve İskan Bakanlığı ERCİYES Sosyal Tesisi,
11- Karayolları ERCİYES Sosyal Tesisi,
12-TEKEL Sigara Fabrikaları,
13-TEKEL Sigara Fabrikalarına Ait Taşınmazlar,.
14-TEKEL Puro Fabrikaları,
15-TEKEL Alkol İşletmelerine Ait Taşınmazlar,
16- Tercan Ayakkabı İşletmesi,
17-TCDD Mersin Limanı,
18-Adapazarı Şeker Fabrikası,
19-Ereğli Demir Çelik Fabrikası,
20-İskenderun Demir Çelik Fabrikası,
21-Ereğli Limanı,
22- İskenderun Limanı,
23-Yarımca Limanı,
24- Yarımca Porselen Fabrikası,
25- Romanya’daki Silisli Sac Fabrikası,
26- Divriği Demir Madeni,
27- Hekimhan Demir Madeni,
28- Kırıkkale Çelik Çekme Boru Fabrikası,
29- BORÇELİK,
30-TÜPRAŞ,
31- PETKİM,
32- TÜRK TELEKOM,
33- KIBRIS TÜRK HAVA YOLLARI,
34- TÜGSAŞ Toros Gübre Fabrikası,
35- TÜGSAŞ Tekirdağ, Tarsus, Fatsa Depoları,
36- Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş,.
37- OYMAPINAR BARAJI,
38- ETİ Alüminyum’a Ait Madenler,
39- Emekli Sandığı Ankara Emek İşhanı,
40-Emekli Sandığı İstanbul Hilton Oteli.
Not: Yukarıdaki liste Haziran 2005'e kadardır.
Date: 16 August 2008, Saturday
Comments (1) | Add Comment | More
Yaşamınız Boyunca; Ögrenebileceginiz En Önemli 20 Ders
| Andrew Galasetti imzasıyla internette yayınlanan bu yazı “Keşke bunları önceden bilseydim” diyeceğiniz konularda önerilerde bulunuyor. Söylediğiniz veya düşündüğünüz şeyler eninde sonunda gerçekleşir. Başarısız olacağınızı söylerseniz başarısız olursunuz. Kimbilir kaç defa duymuşsunuzdur, insan en sağlam dersleri yaşarken alır. Hayat tecrübesi en sağlam öğretmendir. Geçen yıl bir arkadaşım yazdığı makalesinde "Keşke bunları daha önceden bilseydim" başlığı altında uzunca bir liste yayınladı. Ben de düşündüm ki gerçekten de hayatta en çok işe yarayacak bilgileri kitaplardan veya internetteki bloglardan değil bizzat hayatın kendisinden alırsınız. Elbette bir takım internet sitelerinden veya gazete köşelerinden bir takım bilgi kırıntıları da toplamak mümkün. Ama o kırıntıları kullanıp da yararlı işler yapmak tamamen bize kalıyor. Eğer önemli bir bilgiyi elde etmek için önce başarısızlığa uğramak lazımsa, ne yapalım öyle olsun. Kendi tecrübelerimle öğrendiğim ve samimiyetle inandığım 20 şeyi aşağıda yazdım. Sizin listenizdeki 20 madde belki tamamen farklıdır veya belki sizin listenizde sadece 5 madde vardır, önemli değil. Asıl önemli olan şudur ki sizin bilgileriniz de sizin kendi hayatınızdan, kendi hatalarınızdan ve kendi başarısızlıklarınızdan geliyor. O bilgileri ihmal edecek olursanız, hayatın dikenli yollarında çekecek daha çok çileniz var demektir. 1. Fırsatları siz yaratmalı ve kovalamalısınız: Fırsatlar çok nadiren kendisini aramayan birilerinin kapısını çalar. Fırsatları siz yaratmalı ve kendiniz aramalısınız. İnisiyatifi ele alıp işleri sizin yürütmeniz ve kapıları sizin açtırmanız gerekecektir. 2. Olumsuz düşünce size sadece daha fazla olumsuzluk getirir: Olumsuz düşüncelere odaklandığınızda bütün görüp göreceğiniz nimet olumsuzluğun kendisi olacaktır. Hayatta olumlu şeyleri aramazsanız, olumlu şeyler başınıza gelse bile siz onun sadece olumsuz yanlarını görebiliyor olabilirsiniz. 3. Bulunduğunuz konum, sizin neler yapabileceğinizi belirlemez: Evsiz biri de olsanız, konaklarda da yaşasanız, zengin veya fakir de olsanız veya hatta üniversiteden tam notla mezun da olsanız veya sınıfta kalmış olsanız bile; bunların gelecekte bir etkisi yoktur. Bu görüş açısını destekleyecek çok fazla sayıda başarı öyküsü vardır. Eğer azminiz ve yeteniğiniz varsa ulaşamayacağınız nokta yoktur. Kendi sınırlarınızı ve ufkunuzu siz kendiniz tayin edersiniz. 4. Başkalarına yardımcı olamıyorsanız, kendinize de faydanız yoktur: Sadece başkaları için kapıyı tutmak veya buna benzer basit bir jest bile olsa sizin hayatınızda mucizeler yaratır. Hem kendinizi harika hissedecek hem de yaptığınız iyilik hayat yolunda bir şekilde size geri dönecektir, siz farketseniz de farketmeseniz de... Başkalarına yardım etmiyorsanız, onlar da size yardım etmeyeceklerdir ve aslında yardım etmeleri de gerekmiyor demektir. 5. Kişisel tutkunuzu takip edin, para da sizi takip edecektir: Tutkunuz varsa ve işinizi yaparken keyif alıyorsanız ben buna "iş" demem. O işte yeni bir şeyler yaratmak için odaklanın ve daha fazla tutkuyla davranırsanız eninde sonunda para size gelecektir. Eğer sadece paraya odaklanırsanız, para size gelmeyecektir çünkü siz sadece miktara odaklanmışsınız demektir, kaliteye değil. 6. Kendinizden keyif alın: Mümkün olduğunca hoşça vakit geçirin, herşeyi ciddiye almayın. Endişelerinizi kenara itin ve keyifli şeyleri yakınınıza çekin. 7. Eğer kolay olsaydı herkes yapardı: İşte bu yüzden "çabucak zengin olma" reçetelerinin hiçbiri işe yaramaz. Eğer bu kadar kolayu ve çabuk yoldan zengin olmam mümkün olsa o zaman herkes milyoner olurdu. Para kazanmak ve size verilen görevi başarmak sıkı çalışmayı gerektirir ama harcadığınız çabaların karşılığını en sonunda alırsınız. 8. Planlı olmak iyidir ama spontan olmak da iyidir: İş hayatında ve özel hayatta geleceği planlamak önemlidir ama bu planı çabucak değiştirebilecek durumda olmak da önemlidir. Bazen çeşitli insanlar ve olaylar planlarınızla sizin aranıza girecektir, işte o yüzden yeri gelince planlarınızı değiştirmeniz veya iptal etmeniz gerekecektir. Arada bir spontan olun, o zaman hayat çok daha ilginçleşecektir. 9. Pek çok yeteneğiniz var: Yetenekli bir atlet veya müzisyen olabilirsiniz ama belki de sizin bilmediğiniz on tane daha yeteneiğiniz olabilir. İnsanlar iyi yapabildikleri bir şey bulunca genellikle ona odaklanırlar ve daha başka hangi alanlarda yetenekleri olabileceğini düşünmezler. 10. Ödül almaksızın sıkı çalışmayın: Eğer hayat yolunda kendinize iyi davranmıyorsanız, rüyalarınız gerçekleştirmek için sıkı çalışmanın anlamı nedir? Büyük veya küçük başardığınız her zorluğun uygun bir ödlü olmalıdır, bir günlük tatil veya bir dilim kek gibi... 11. Para mutluluk getirmez: Dediğim gibi, peşinde koştuğunuz asıl amaç para olmamalı ama para kazandığınız zaman bir şeyleri başarmış olduğunuzu bilirsiniz. Bunu bilmek de güzel bir histir ve size mutluluk verir çünkü kendi istediklerinizi yapacak daha fazla zaman ve özgürlük kazandığınızı da bilirsiniz. 12. Başka birinin başına her zaman daha kötüsü gelmiştir: Bazen kötü bir gün geçirmişsinizdir ama kötümserliğe kapılmadan önce durun ve düşünün, her gün sizden daha kötü bir gün geçirmiş milyonlarca insan var şu dünyada. 13. Başkalarına ihtiyacınız var: Elinizden geldiğince dost kazanın, arkadaş edinin. Ve asla köprüleri yakmayın. Başarı için başka insanlara ihtiyacınız olacaktır. 14. Açık fikirli olmak, daha fazla bilgi edinmenin anahtarıdır: Dünya hakkında daha fazla şey öğrenmek için açık fikirli olmanız gerekir. Herşeye bir şans verin. 15. Başarısızlık çok iyidir: Başarıya giden en önemli adım değilse bile en önemli adımlardan biri başarısızlıktır. En azından bir kere başarısızlığa uğramanız şarttır ama bir kaç defa başarısızlığa uğrarsanız daha iyidir. Başka türlü öğrenmeniz mümkün olmayan bir sürü şeyi başarısızlıklarınızdan öğrenirsiniz. Ve bir gün nihayet başarıya ulaştığınızda bunun değerini daha iyi anlayacaksınız. 16. Pek çok insan gerçekten iyidir: Bu gerçeği çok yakınlarda farkettim. Pek çok insan iyidir ama bunu yabancılara pek göstermezler. Siz onları tanıdıkça ve onlar da sizi tanıdıkça muhtemelen ne kadar iyi insanlar olduklarını göreceksiniz. 17. Sözler ve düşünceler herşeyi kontrol eder: Söylediğiniz veya düşündüğünüz şeyler eninde sonunda gerçekleşir. Başarısız olacağınızı söylerseniz başarısız olursunuz çünkü bunun gerçekleşmesi için nasıl olsa bir yol bulacaksınız demektir. Başarılı olacağınızı söylerseniz de aynı şey olur, bunu gerçekleştirmek için nasıl olsa bir yol bulursunuz. 18. Bakış açınızı gerçekliğin ta kendisidir: Bir olayı veya durumu nasıl görüyorsanız, o da öyle var olur. Bir şeyi trajik veya olumsuz olarak görüyorsanız, onun sizin için anlamı odur. Eğer bir şeyi heyecan verici ve olumlu olarak görüyorsanız, o zaman onun sizin için anlamı da öyle olacaktır. 19. İlham ve motivasyon her yerdedir: Nerede olduğunuzun hiç önemi yok, orada mutlaka size ilham vercek veya sizi motive edecek bir şeyler vardır. Çok uzaktaki bir ülkede savaşa girmiş ve kendidinizi korkunç şartlar bulmuş olabilirsiniz ama gene de orada sizi hayatta tutacak ve daha iyi bir şeyler için çabalamanızı sağlayacak bir şeyler olacaktır. Size düşense o sebebi görüp tanımak ve asla kaybetmemektir. 20. Dünyayı değiştirebilirsiniz: Her bir insanın doğrudan veya dolaylı olarak dünyayı değiştirebilme gücü vardır. Kendi hayatınızı değiştirdiğinizde doğrudan veya dolaylı olarak dünyayı da değiştirmiş olursunuz. Kendi hayatınızı veya etrafınızdaki insanların hayatını değiştirdiğinizde dünyayı değiştirmişsiniz demektir. Yaptığınız küçük şeylerin dünyada büyük etkileri olabilir. |
Date: 14 August 2008, Thursday
Comments (0) | Add Comment | More
“Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek”
| BBC Programcısı Jessica Williams, dünyanın röntgenini çekmiş. Tespitlerini ise “Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek” adını verdiği bir kitapta toplamış. Seyfi Öngider’in editörlüğündeki Aykırı Yayınevi’nden piyasaya yeni sürülen bu kitap, oldukça ilginç. “50 gerçek” olarak adlandırılan aykırılıklar, yanlışlıklar veya sorumsuzluklar, ilk bakışta birbiriyle ilintili gözükmeyebilir. Ama her biri, dünyanın çivisinin üzerine bir balyoz gibi iniyor. “Yokoluş”a doğru hızla sürükleniyoruz. Kendi ikbalimiz için fır dönerken, bir de dünyanın nasıl döndüğüne bakalım... İşte, dünyayı tersine çeviren 50 gerçek: 1- Bir Japon kadını ortalama 84 yıl, bir Botswanalı kadın sadece 39 yıl yaşıyor. 2- Dünyadaki obez nüfusun üçte biri, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. 3- ABD ve İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında en yüksek erken hamilelik oranına sahip. 4- Çin’de 44 milyon kadın kayıp. 5- Brezilya’daki Avon kadınlarının sayısı, asker sayısından fazla. 6- 2002’de idamların yüzde 81’i ABD, Çin ve İran’da gerçekleşti. 7- İngiliz süpermarketleri, müşterileri hakkında hükümetten daha fazla bilgiye sahip. 8- AB’deki her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon, Afrika’nın yüzde 75’inin günlük geçiminden daha fazla. 9- 70’in üzerindeki ülkede aynı cinsten iki kişinin ilişkisi yasak, 9’unda ise cezası ölüm. 10- Dünya nüfusunun beşte biri, günlük 1 dolarında altında gelirle yaşıyor. 11- Rusya’da yılda 12 binin üzerinde kadın aile içi şiddet sonucunda hayatını kaybediyor. 12- 1 yılda 13.2 milyon Amerikalı, estetik ameliyat yaptırdı. 13- Kara mayınları nedeniyle saatte bir insan ölüyor ve sakat kalıyor. 14- Hindistan’da 44 milyon çocuk işçi var. 15- Sanayileşmiş ülkelerde insanlar, günde 6-7 kg katkı maddesi yiyor. 16- Dünyanın en çok kazanan sporcusu golfçu Tiger Woods, yılda 78 milyon dolar, yani saniyede 148 dolar kazanıyor. 17- Amerikalı 7 milyon kadın, 1 milyon erkek yeme bozukluğu çekiyor. 18- 15 yaşındaki İngilizler’in yarısı uyuşturucu kullanmış, dörtte biri sigara içiyor. 19- Washington’daki lobi endüstrisinde 67 bin kişi, her seçilmiş kongre üyesi için 125 kişi çalışıyor. 20- Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyor. 21- 1977’den bu yana ABD’deki kürtaj kliniklerinde 80 bin şiddet ve taciz vakası yaşandı. 22- Mc Donalds’ın altın kemerini tanıyanların sayısı, Hıristiyan tacını tanıyanlardan fazla. 23- Kenya’da bir ailenin gelirinin üçte biri rüşvete gidiyor. 24- Dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarı 400 milyar dolar. 25- Amerikalılar’ın üçte biri, uzaylıların geldiğine inanıyor. 26- 150’den fazla ülkede işkence var. 27- Her gün dünya nüfusunun yedide biri, yani 800 milyon insan aç kalıyor. 28- Amerikalı siyah erkeklerin hapse girme ihtimali, yüzde 33. 29- Dünyanın üçte biri savaş halinde. 30- Petrol rezervleri 2040’da tükenebilir. 31- Sigara içenlerin yüzde 82’si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. 32- Dünya nüfusunun yüzde 70’i, bugüne dek hiç çevir sesi duymadı. 33- Silahlı çatışmaların dörtte biri, doğal kaynakları ele geçirmek için yaşanıyor. 34- Afrika’da 30 milyon kişi AIDS. 35- Her yıl 10 dil ölüyor. 36- İntiharla ölenlerin sayısı, çatışmalarda ölenlerden fazla. 37- ABD’de her hafta ortalama 88 öğrenci sınıfa silah getiriyor. 38- Dünyada en az 300 bin düşünce suçlusu var. 39- Her yıl 2 milyon genç kız ve kadın sünnet ediliyor. 40- Silahlı çatışmalarda 300 bin çocuk asker savaşıyor. 41- İngiltere’de 2001 seçimlerinde 26 milyon kişi, Pop Idol’un ilk sezonunda 32 milyon kişi oy kullandı. 42- ABD, pornografiye yılda 10 milyar dolar harcıyor. 43- ABD, “haydut devlet” diye ilan ettiği 7 ülkeden 33 kat daha fazla askeri harcama yapıyor. 44- Dünyada 27 milyon köle var. 45- Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor, yani her üç haftada bir Ay’a ulaşmaya yetecek uzunlukta şişe birikiyor. 46- Sıradan bir İngiliz, günde yaklaşık 300 defa kameraya yakalanıyor. 47- Her yıl 120 bin kadın veya genç kız, Batı Avrupa’ya satılıyor. 48- Yeni Zelanda’dan İngiltere’ye uçakla getirilen bir tane kivi, atmosfere kendi ağırlığının 5 katı sera gazı salıyor. 49- ABD’nin, BM’ye 1 milyar dolardan fazla borcu var. 50- Yoksul aile çocuklarının psikolojik sorun yaşama ihtimali, zengin aile çocuklarına göre 3 kat daha fazla |
Date: 13 August 2008, Wednesday
Comments (0) | Add Comment | More
Hala Coca Cola İcmeye Devam Edecek'misiniz?
3- Onu hala yerde tutuyorlar ve ikinci bir Filistinliyi sorguluyorlar. Onu tamamen kontrol aldıkları ve duruma hakim oldukları görünüyor.

4- ( Bu yeterli değil mi? Şimdi üzerinde bomba olmadığına emin olmak (!) için elbiselerini çıkarıyorlar. Yerde neredeyse tamamen çıplak olduğundan tamamen silahsız ve tepkisiz, üzerinde bomba olduğuna dair hiç bir işaret yok. Peki İsrail gibi(!!!) insan haklarına saygılı, demokratik (!) bir ülke ne yapar ??? Onu tutuklar mı? )

(Sizler rahat evlerinizde oturuyorken bu katliamlar Filistin'de günlük hayatın bir parçası olmaya başladı. Şimdi en azından bu dosyayı herkese gönderin, özellikle Batılı tanıdıklarınız varsa onlardan başlayın ki onlar da Filistin'de neler olduğu hakkında fikir sahibi olabilsinler....)
BÜTÜN DÜNYA ASLINDA BU KATLİAMLARI BİLİYOR FAKAT KİMSE NEDEN SES ÇIKARMIYOR. DÜNYA DA BİR KÜRESELLEŞME, BİR SÖMÜRGECİLİK ADINA EMPERYALİST ÜLKELER BORULARINI ÖTTÜRÜYORLAR.

VE COCA COLA FİRMASININ REKLAM RESMİ
COCA COLA'NIN DEĞİŞİK YAHUDİ BÖLGELERİNDEKİ REKLAMI:....
Üstteki yazının tercümesi: (Were moving to a new location !!! = Artik yeni yerimize tasiniyoruz !!!)
Alttaki yazının tercümesi:'COCA COLA İÇ, ISRAEL'E DESTEK OL !!!!!'''
Biliyormuydunuz ?
Firma karının % 50 sini İsrail Ordusuna aktarıldığını...
Dünyada en çok coca cola sevenlerin müslümanlar olduğunu
Belçika da Sağlık Bakanı Luc Van Den Bossche'nin Coca-cola 'nın
şişe veya kutulardaki tüm ürünlerinin piyasadan çekilmesini emrettiğini...
Ve Bakanlığın, Coca-Cola ürünlerini içen kişilerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü belirterek, Coca-Cola' nın
içinde kandaki alyuvarların erimesine neden ve kansızlığa yol açan 'hemolyse' maddesinin bulunduğunu açıkladığını...
YİNE AYNI NEDENLERDEN DOLAYI HİNDİSTANDA TAMAMEN ,LETONYADA İSE OKULLARDA VE ÇOCUKLARA SATILMASININ YASAKLANDIĞINI
Date: 13 August 2008, Wednesday
Comments (0) | Add Comment | More
Uzay Çagının Yeni Hastalıgı :Kronik Yorgunluk
| ||
Date: 12 August 2008, Tuesday
Comments (0) | Add Comment | More
Güney Osetya Gercegi
| ||
Date: 12 August 2008, Tuesday
Comments (0) | Add Comment | More
Kapitalizm'in Deneme Tahtası: Insanlık
Ünlü Hipokrat Andı şöyle biter: “Vegrorum arcana visa, auidita intellecta nemo eliminet.” Anlamı şudur: “Etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım.” Doktor-hasta ilişkisinin mahremiyetini güvence altına almak üzere ettirilen bu yemin, bu ahlâki özünü yitireli ve kapitalist dünyanın doktorları tarafından çöpe atılalı uzun yıllar oluyor. Ve bugün olsa olsa, kapitalizmin yürüttüğü insanlık dışı ilaç ve tıp deneylerine katılan doktorlar tarafından şu şekilde kullanılıyor: “İnsan sağlığını koruma maskesi altında gerçekleştirilen pis işleri, daha fazla kâr uğruna döndürülen dolapları, bu uğurda yüz binlerce insanın katledildiğini bir sır olarak saklayacağım!”
Evet, kapitalist dünyada “bilimsel araştırma” adı altında her gün binlerce insan, bilmedikleri kimyasallara maruz kalıyor, yeni geliştirilmekte olan ve yan etkileri bilinmeyen ilaçların denendiği kobaylara dönüştürülüyor. Ruhunu sermayeye satmış sözde bilim adamlarıysa bu gerçekleri bir sır gibi saklamaya ant içmiş durumdalar. Kapitalizm dozu öylesine kaçırmış durumda ki, biyolojik silah denemelerinden tutun da radyoaktif maddelerin insanlar üzerindeki etkilerine kadar pek çok konudaki araştırmalar, akıl almaz bir fütursuzlukla, milyonlarca insanın yaşadığı koca şehirler üzerinde yapılıyor.
Büyük ilaç tekellerinin laboratuvarlarında, istihbarat dairelerinin ve savunma bakanlıklarının işbirliğiyle yürütülen bu faaliyetler, çoğunlukla gizlice yapıldığından, ortaya çıkarılmaları ve teşhir edilmeleri de son derece zor. Bildiklerimiz, tesadüfen ortaya çıkanlarla ya da ciddi sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan denemelerin mahkemelik olanlarıyla sınırlı. Bu durumda bile, suyun başını tutmuş olan Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinin (FDA) ve Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) açıkladıklarıyla yetinmek zorundayız. Çünkü çoğu durumda her iki kurum da tekellerin maaşlı adamlarıyla dolu olduğundan, “ticari sır” gerekçesiyle ellerindeki bilgileri vermekten imtina ediyor. Deneyleri gerçekleştirenlerin açıklama yapması da yüklü tazminat tehditleriyle önlenmiş durumda. Dolayısıyla, yaşananların son derece az bir kısmı dışarı yansıyor. Ancak bu kadarı bile gözünü kâr hırsı bürümüş kapitalistlerin milyonlarca insanın hayatını nasıl da hiçe saydıklarını ve bu işi, dozunu daha da arttırarak devam ettirdiklerini görmemize yetiyor.
Kapitalizmin “ölüm melekleri” işbaşında
Bilimsel çalışmaların deneyler yapılmaksızın ilerlemesi düşünülemez. Özellikle tıp söz konusu olduğunda, denemelerin bir kısmının insanlar üzerinde yapılması da eski çağlardan beri süregelen bir olgudur. Ancak bu gerçeklik ya da zorunluluk –ki bilimin ilerlemesiyle aşılması mümkün bir durumdur– ilaç tekellerinin ve kapitalist devletlerin işlediği insanlık suçlarını ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü bahsettiğimiz konu, bir bilim insanının, örneğin kanser hastalığına çare olacak bir ilacı gönüllü kanser hastaları üzerinde denemesi türünden bir şey değildir. 20 milyonluk bir megapol olan New York gibi bir şehir üzerine gönderilen bakteri yüklü bulutlardan ve farkında olmadan hastalanan milyonlarca insandan bahsediyoruz. Yani konu, çoktan beridir, bilimsel etik tartışmalarının ötesine geçmiş ve geniş kitlelerin yaşamını doğrudan ilgilendiren bir boyut kazanmıştır.
20. yüzyıla gelininceye kadar, bilim insanları bu tür deneyleri çoğunlukla kendi üzerlerinde yaparlar, yetmediği ve deneyin riskli olduğu durumlarda da, ya gönüllüleri ya savaş esirlerini yahut köleleri kullanırlardı. Kuşkusuz gönüllülerin haricinde, insanların sırf köle veya savaş esiri oldukları için kullanılması da insanlık dışıydı. Ancak yine de bu tür deneyler, geniş kitleleri tehdit edecek boyutlarda bir risk taşımıyorlardı. Oysa üretici güçlerin gelişimine paralel olarak bilimsel ilerlemenin korkunç bir ivme kazandığı 20. yüzyıldan itibaren söz konusu olan, bilim insanlarının kendileri veya birkaç kişi üzerinde yaptıkları basit deneyler değil, ulusötesi ilaç tekellerinin milyarlarca dolar harcayarak fonladığı, binlerce araştırmacının çalıştığı ve yüzbinlerce insanın da denek olarak kullanıldığı faaliyetlerdir. Tıbbi deneyler ve ilaç denemeleri, bugün hacmi milyarlarca dolar eden bir sektör haline gelmiştir. Hal böyle olunca da, çoktan beridir kapitalizmin emri altına girmiş olan araştırmacılar, insani değerleri ve bilimsel etiği bir kenara bırakarak akıl almaz deneyler yapmaktan çekinmiyorlar.
Tıbbi deneylerin yaygınlaşmasının ve insanların kalabalık gruplar halinde denek olarak kullanılmaya başlamasının tarihini 1900’lü yılların başlarına kadar götürmek mümkündür. Bu yıllarda, geçmişte birer doğal afet olarak görülen ve tek kurtuluş yolu olarak tanrının merhametine sığınılan veba, verem, çiçek hastalığı, çocuk felci, sıtma, tifüs gibi salgın hastalıklara karşı etkili ilaçların geliştirilmeye başlanmasıyla ilaç tekellerine büyük kâr kapıları açılmış oluyordu. Bu salgın hastalıkların telef ettiği ordularını kurtarmak için ilaç tekellerine büyük paralar ödemeye hazır olan kapitalist devletlerin de desteğiyle, daha kalabalık insan grupları üzerinde tıbbi deneyler yapılmaya başlandı. ABD’de, Filipinli mahkûmlara “malarya ve kolera”, Küba’daki İspanyol göçmenlere “sarıhumma”, sivil hastaların bulunduğu hastanelerde insanlara “frengi” mikrobu verilerek testler yapılıyor, devlet hapishanelerindeki tutuklular üzerinde organ nakli denemeleri yapılıyordu. Tüm bu denemelerde, denek olarak kullanılacak kişiler tamamen “habersiz ve gönülsüz”düler. Çoğu zaman kendilerine ya hiçbir açıklama yapılmıyor ya da deneyler zorla yapılıyordu. Ve tüm bu tıbbi deneylerin amacı, ilaç tekellerinin söz konusu hastalıklara ilişkin ilaçları bir an önce geliştirip satışa sunabilmeleriydi. Elde edilecek tatlı kârların yanında, birkaç bin mahkûmun ya da göçmenin hayatının ne önemi olabilirdi ki?!
Date: 11 August 2008, Monday
Comments (0) | Add Comment | More
Zengın Olmşuzda Haberimiz Yok :)
Adını Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) olarak değiştiren Devlet İstatistik Enstitüsü, sadece adını değiştirmekle kalmadı, milli gelir hesaplama yöntemini de değiştirdi. AB’ye uyum kapsamında 2004 yılından beri sürdürülen çalışmaların sonuçları Mart ayı başında açıklandı. Açıklanan yeni rakamlara göre, Türkiye’nin 2006 yılı gayrisafi yurtiçi hasılası birden bire %31,6 artarak 576,3 milyar YTL’den 758,3 milyar YTL’ye çıkmış oldu. Böylece 2006 yılı için daha önce 5480 dolar olarak açıklanan kişi başına milli gelir ise yaklaşık 7500 dolara çıktı. Güya 2100 dolar daha zenginmişiz de haberimiz yokmuş! Üstelik TÜİK’in en son açıklamasına göre, 2007 yılına ait kişi başına milli gelir de 9333 dolara çıkmış.
Hem AKP hükümetinin, hem de burjuva medyada pek saygıdeğer ekonomistlerin dillerine pelesenk ettikleri “kişi başına milli gelir”, gayrisafi milli hasıla (GSMH) ve gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH) terimlerinin ne anlama geldiğine değinmekte fayda var. GSMH bir ülke ekonomisi tarafından bir yıl boyunca üretilen mal ve hizmetlerin piyasa değeri tutarı ile yurt dışı gelirler kalemlerinin toplamını anlatır. GSYİH ise GSMH tutarından yurt dışı gelirler kaleminin düşülmesiyle elde edilen toplamdır.
Kişi başına milli gelir ise en anlaşılır ama aslında en bilinç bulandırıcı ekonomik kavramdır bunlar arasında. Kişi başına milli gelir, toplam gelirden kişi başına ne kadar pay düştüğünü gösterir ve bu rakam toplam milli gelirin o yılki nüfusa bölünmesi ile elde edilir. Fakat bu bölme işlemi hiç de gerçekliği yansıtmaz. Başka bir deyişle kapitalizm rakamlara bile yalan söyletir. Örneğin, açıklanan son rakamları ele alalım.
2006 toplam gelirini o yılın nüfusuna böldüğümüz zaman, kişi başına milli gelirin 7500 dolar civarında olduğunu buluruz. Ancak bu herkesin o yıl bu kadar gelir elde ettiği anlamına gelmemektedir. 7500 dolar yıllık gelirden hareket edersek, küçük bir hesapla, bir kişinin aylık gelirinin 800 YTL civarında olması gerektiğini buluruz ki, bu da milyonlarca işçinin aldığı asgari ücretin neredeyse iki katına eşittir! Üstelik, kişi başına milli gelir hesabına göre, dört kişilik bir işçi ailesinin her bir ferdinin 800 YTL’lik aylık geliri olması gerekmektedir. Oysa gerçekte milyonlarca işçiye “milli gelir”in kırıntıları düşerken, bir avuç asalak, pastanın büyük dilimlerini büyük bir iştahla midesine indirmektedir. Üstelik resmi rakamlara göre bile gelir dağılımında ciddi bir adaletsizlik söz konusudur. TÜİK’in güvenilmez rakamlarına göre bile, toplam gelirden sermayenin aldığı pay artıyorken işçilerin aldığı pay gerilemektedir.
Bu konuda gerçek rakamları verecek bir çalışmayı ne yapabilecek, ne de açıklayabilecek bir burjuva kurum bulunmaktadır. Ama zenginlerin sayısını hesaplayan burjuva kurumlar bolcadır. Nitekim bunlardan öğrendiğimize göre, bu yıl yeni eklenenlerle birlikte, dolar milyarderleri listesindeki Türklerin sayısı 36’ya çıkmıştır. Açıktır ki, bu artış işçi sınıfının daha da yoksullaşması pahasına gerçekleşiyor. Katmerleşen sömürü neticesinde bir avuç asalak daha da zenginleşirken, işçi-emekçilerin payına açlığa talim etmek düşüyor. Ama burjuva medya neredeyse fakirleştiğimiz için zil takıp oynamamızı bekliyor.
Kapitalist toplumun çelişkilerini ve eşitsizliklerini gizlemek ve hatta her şeyin yolunda gittiği yönünde kitleleri kandırmak için rakamlara kırk takla attırılıyor. Ne hikmetse düzenin istatistik kurumları enflasyon, işsizlik oranı gibi rakamları nasıl daha az çıkarabiliriz derdindeyken, milli gelir gibi rakamları arttırma derdinde. AB’ye uyum çerçevesinde milli gelir hesabı değişikliği de bu yüzden yapıldı. Bir gecede yapılan bir hesap değişikliyle sözümona Türkiye’nin daha zengin bir ülke olduğunu yedi düvele duyurdular. Artan gelirin kimin cebine girdiğini çok iyi bildiği için milliyetçiliği ön plana çıkararak bilinç bulandırmaya çalışan Hürriyet gazetesi, “9 ülkeyi geçtik” diye başlıklar attı:
“611 milyar dolar olarak açıklanan yeni rakama göre Türkiye, dünya milli gelir sıralamasındaki 17’inciliğini pekiştirdi. Vatandaşa bir yansıması olmasa da kişi başına düşen milli gelirin artmasıyla, kişi başına milli gelir sıralamasında Türkiye 9 ülkeyi birden geride bıraktı. Sıralamada 53’üncü olan Türkiye artık Rusya, Lübnan, Romanya, Brezilya, Malezya, Uruguay, Botswana, Gabon ve Venezuela’yı geçerek 44’üncülüğe yükseldi.”
Kişi başına düşen milli gelirin 2100 dolar arttığı haberi o kadar etkili oldu ki, insanlar “kendi başlarına düşen” dolarların ne zaman verileceğini sormaya başladılar bu gazetelere! Yeni hesaba bakıp çarşıya çıkanınsa vay haline!
Olası yanlış anlamaları engellemek için olsa gerek, namı diğer “her şeyi satan bakan” Unakıtan, aba altından sopa göstermeyi ihmal etmedi: “Ne kadar zengin olursak olalım, GSYH ne kadar artarsa artsın, mali disiplinden ayrılmamız söz konusu değil. Mali disiplin, ayağını yorganına göre uzatmak demektir. Ödeneğimiz varsa harcama yapacağız, yoksa yapmayacağız… Türkiye'nin vazgeçmeyeceği konulardan birisi de yapısal reformlardır. Yapısal reformlar devam edecek, mali disiplin devam edecek, özelleştirmeler devam edecek.”
“Biz zengin olduk ama siz boşuna sevinmeyin” demeye getiriyor maliye bakanı. “Özelleştirmelerle, yeni sosyal güvenlik yasası ile canınız çıkana kadar siz işçileri sömürmeye devam edeceğiz. Ne kadar zengin olursak olalım doymayız biz burjuvalar” diye okumak gerekiyor yukarıdaki satırları.
AKP hükümetinin kişi başına milli geliri 2013 yılında 10 bin dolara çıkarma hedefi bizzat başbakan tarafından açıklanmıştı. Ancak öyle görünüyor ki, TÜİK’in lütufkâr yardımlarıyla AKP bu hedefine bu yıl bile varabilir. Meselâ yeni bir nüfus sayımı bu süreci daha da hızlandırabilir. Ocak ayında açıklanan adrese dayalı nüfus kayıt sisteminin sonuçlarına göre Türkiye’nin nüfusu 75 milyon değil, 70 milyon çıktı. Böylece toplam gelirin daha küçük bir rakama bölünmesiyle kişi başı milli gelir birden bire arttı. Pek sevindi buna burjuvazi. Bir nüfus sayımı daha yapılır ve aslında nüfusun 65 milyon olduğu tespit edilirse, kişi başına gelir 10 bin doları haydi haydi geçer. Böylece burjuvazi işçi sınıfının mide gurultusu sesleri arasında sevinç çığlıklarını atmaya devam eder. Ne de olsa TÜİK uyduruyor, medya da yayıyor.
Bayramda şeker toplamak için pürü pak giyinen çocuklar gibi, Türkiye de, uluslararası kuruluşların gözüne girmek için fiyakasını düzeltmeye çalışıyor. Maliye Bakanı her ne kadar hesaplamada son derece muhafazakâr davrandıklarını söylese de, bu tür çalışmaları işlerine geldiği gibi yaptıkları gün gibi ortada. Burjuvazinin beklentisi, bu rakamların ışığında uluslararası kredilendirme kuruluşlarının Türkiye’nin kredi notunu yükseltmesi ve daha fazla yabancı sermayenin yurda çekilmesidir. Amaç, kâğıt üstünde düzelen ekonomik göstergelerle birlikte “daha az riskli” görünen Türkiye’nin “yatırım cennetine” dönüştürülmesidir.
Yani burjuvaziye cennet, emekçilere cehennem! Burjuvazi işçi sınıfını uyutmak için masal anlatmaya devam ediyor. İşçi sınıfı, burjuvazinin hep aynı sonla biten masallarına inanacak yaşı çoktan geçti. Kişi başına düşen milli gelir masalı da aynı sonla bitiyor: Gökten üç elma düştü, üçü de burjuvaziye!
Date: 11 August 2008, Monday
Comments (0) | Add Comment | More
Açlık ve Kapitalizm
İlkel insan topluluklarının kaderi onbinlerce yıl boyunca doğa koşulları tarafından belirlenmiş, kıtlık ve açlık insan topluluklarını karınlarını doyurabilecekleri verimli alanlara doğru göç etmek zorunda bırakmıştı. Tarım devrimi ve yerleşik hayata geçişle birlikte insanlık, doğa güçlerine boyun eğmekten kurtulmaya, doğayı dönüştürerek ona egemen olmaya, kendi yaşam koşullarını üretebilmeye başlamıştır. Sanayi devrimi insanın doğa üzerindeki egemenlik mücadelesinin dönüm noktasını oluşturur. Son 200 yılda öyle muazzam bir teknolojik atılım gerçekleşti ki bugün insanoğlu ekvatordan Kuzey kutbuna, denizin binlerce metre altından uzaya kadar hemen her yerde yaşamını üretebiliyor. Bilim ve teknoloji sayesinde en iyi hayvan ırkları yaratıldı. Sulama, gübreleme ve tohum ıslahı sayesinde toprağın verimliliği onlarca kat arttı. İstenilirse çölün ortasında bile tarım alanları yaratılabiliyor. Cep telefonlarını, yani uzaydaki uyduları kullanmak gündelik yaşamımızın basit bir parçası haline geldi. Aynı uydularla her yıl dünyada yetişmekte olan tarım ürünlerinin miktarları bile saptanabiliyor. İnsanın, hiç değilse gıda ürünleri üretimi bakımından, doğa üzerindeki egemenliği öyle bir aşamaya geldi ki, hava koşulları ne kadar olumsuz olursa olsun yaklaşık 6 milyar 300 milyonluk insan nüfusunun gıda ihtiyacının kat be kat fazlasını üretebilme potansiyeline sahibiz. Bugün dünyadaki gıda üretiminin, 10,5 milyar insanın sağlıklı beslenmesine yetebileceği hesaplanmaktadır. 800 milyon insan açAncak öte yandan çağımız, insanlık tarihinin en derin çelişkilerinin yaşandığı en akıldışı çağdır. Kapitalizm bir yanda inanılmaz bir zenginlik diğer yanda ise ölümcül bir yoksulluk üretiyor. Dünya Bankası ve Dünya kalkınma raporu verilerine göre;
Bugüne kadar Dünya Bankası’nın yoksullukla mücadele adına ileri sürdüğü öneri şuydu: Gelişmekte olan ülkelerde “zengin kesimden alınan vergiler azaltılacak” böylece yatırım ve istihdam artacak, uzun dönemde yoksulluk ortadan kalkacak! Yani yoksulluğu ortadan kaldırmanın yolu zengini daha zengin hale getirmektir. Bu mide bulandırıcı öneriler utanmaz kapitalist uzmanlar tarafından öneriliyor ve kapitalist rejimler tarafından uygulanıyor. Dünya Bankası’nın, kardeş kuruluşu IMF ile birlikte faaliyete geçtiği 50 yılı aşan sürede yoksulluk giderek arttı. Raporda, dünyada günlük geliri 1 doların altında kalan insanların sayısının 1987’de 1,2 milyarken bugün 1,5 milyara çıktığı belirtiliyor. Bu sayının 2015 yılında 1,9 milyara ulaşması bekleniyor. Geçen 50 yılda, zenginlerle yoksullar arasındaki gelir uçurumu daha da arttı. Dünyanın en yoksul ülkelerinde kişi başına düşen gelir, 1970-1985 yıllarında zengin ülkelerdeki kişi başına gelirin yüzde 3,1’i düzeyindeyken, bu oran 1990’ların sonunda yüzde 1,9’a dek düştü. Bu oranların ülkeler arası ortalama gelir uçurumunu yansıttığı unutulmamalıdır. Yoksul ülkelerde de zengin-yoksul uçurumunun olduğu hesaba katılırsa durumun çok daha vahim olduğu görülür. Açlık ve yoksulluk sadece en geri ülkelerde yaşayan insanların mı sorunudur? Bir zamanlar Latin Amerika’nın en kalkınmış ülkelerinden biri olan Arjantin’den gelen haberler durumun hiç de böyle olmadığını ispatlıyor: “Arjantin’de çocuklar açlıktan ölüyor. Ekonomik krizin tüm ağırlığıyla hissedildiği Arjantin’de, yoksul ailelerin çocukları gıdasızlık nedeniyle hayatını kaybediyor... Arjantin’de en alt gelir grubundaki ailelerin çocukları, yetersiz beslenme nedeniyle ölüyor. 36 milyonluk ülkenin yarısı, fakirlik sınırının altında yaşıyor. ... ekonomik krizin pençesindeki Arjantin’de her 10 çocuktan altısı sefalet içinde yaşıyor.... Arjantin’de dakikada 12, günde 16.900 kişi yoksullar ordusuna katılıyor. 2002 Mayıs ayı itibariyle ülkede yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı 19 milyonu aştı.” Arjantin varlık içerisinde yokluk yaşıyor. Dünyanın en büyük sığır eti, tahıl ve soya fasulyesi üreticileri arasında bulunan Arjantin’de, açlık artık gündelik bir olgu haline geldi. Arjantinli işçilerin ürettiği ürünler mağazaların içerisinde duruyor ve aç insanlar, aslında kendilerine ait olanı almaya kalktıklarında karşılarında polis ve orduyu buluyor, dünya televizyonlarında serseri bir avuç yağmacı olarak tanımlanıyorlar. Açlığın sorumlusu bizzat kapitalist sistemdirBazı iktisatçılar, kapitalizmin bu aşağılık papazları, “yoksullara yardım edilmemeli, güçsüz olanın elenmesi doğa kanunudur. Üstelik yardım etmek hiçbir işe yaramaz. Yardım edilirse bu yoksullar sürekli ürerler sayıları sürekli artar, hep daha fazla yardım isterler, onları az çocuk yapmaya özendirirsek sorun hallolur” diyorlar. Oysa kapitalizmde açlığın sebebi, geçim araçlarının nüfusa oranla azlığı değil fazlalığıdır. 1844 yılında Engels şöyle açıklıyordu: “Sermaye her gün artıyor; nüfusla birlikte emeğin gücü de büyüyor; ve bilim her geçen gün, doğa güçlerini insanın hizmetine daha çok sokuyor. Bu üretken kapasite, bilinçli olarak ve herkesin çıkarı doğrultusunda uygulansaydı, insanlığın payına düşen emek, kısa zamanda asgariye indirilmiş olurdu. Rekabete bırakılacak olursa o da aynı şeyi yapar ama çelişkiler çerçevesi içinde. Toprağın bir bölümü en iyi biçimde işletilirken, bir bölümü bomboş durmaktadır. Sermayenin bir bölümü şaşırtıcı bir hızla dolanırken, bir bölümü de sandıklarda ölü yatıyor. İşçilerin bir bölümü günde 16 saat çalışırken diğer bölümü işsiz ve açlıktan ölüyor.” 1844’den bu yana kapitalizmin temel işleyiş yasaları değişmedi. Bu yüzden Engels’in çözümlemesi geçerliliğini sürdürüyor. Yoksulluk ve açlık ne bazı halkların tembel olmasından, ne hızlı nüfus artışından, ne bazı ülkelerin topraklarının verimsiz olmasından ne de iklim koşullarının kötü olmasından kaynaklanır. Bugün tüm dünyayı kasıp kavuran yoksulluğun ve açlığın yegâne sorumlusu kapitalist dünya sistemidir. Gıda ürünlerinin üretim miktarları bizzat kapitalistler ve bunların hükümetleri eliyle sınırlandırılmaktadır. Çünkü satabileceğinden fazla üretim, ürün fiyatlarının düşmesine, kapitalistin kârının azalmasına yol açar. AB ülkeleri 2006 yılında yıllık gelirlerinin %3’ünü kalkınma yardımlarına ayırma önerisini tartışacak. Yoksullara yardım adı altında yoksul ülkelere verilen paralar elbette oradaki kapitalist hükümetlere veriliyor, açlara, yoksullara değil. Ve bu paraların çok büyük bir bölümü silahlanma harcamalarına ayrılıyor. Geçtiğimiz günlerde Johannesburg’da gerçekleştirilen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesinde alınan kararlardan biri de, sağlıklı yaşam kaynaklarından yoksun 2 milyar insanın sayısının 2015 yılı itibarıyla yarı yarıya azaltılmasıydı. Dünya nüfusunun üçte birini sağlıklı yaşam kaynaklarından yoksun bırakan burjuva kan emiciler, bir milyar insanın hayatını ne zaman kurtaracaklarının, bunu en az kâr kaybıyla nasıl başaracaklarının hesabını ve pazarlığını yaptılar. Sonuç 1 milyar insanın ölümüne 13 yıl daha göz yumulması oldu. Dünya işçilerinin ve yoksullarının ihtiyacı, elbette burjuvazinin şefkati ve sadakası değildir. Burjuvazinin timsah gözyaşları ve yardım söylemleri mide bulandırıcıdır. Biliyoruz ki, milyarlarca insanı yoksulluğa, hastalığa ve açlığa mahkûm eden kapitalist sistem, insanlığın hiçbir sorununa çare olamaz. Kapitalizm garabeti, yarattığı tüm sorunları ve çelişkileri ile insanlığa yaşattığı yıkımlar pahasına ayakta kalmaya devam ediyor. Fakat dünya proletaryasının bugün örgütsüz ve dağınık oluşuna bakarak tarihin sonunun geldiğini, kapitalizmin alternatifinin olmadığını iddia edenler yanılıyorlar. Kapitalizm insanlığın nihai yazgısı değildir. Bu yazgıyı değiştirmekse dünya işçi sınıfının ellerindedir. İşçi sınıfının önünde iki seçenek duruyor: ya açlıktan kırılmak ve en iyi durumda giderek sefilleşen bir yaşam sürmek ya da kapitalizmi temellerinden yıkıp, yeni sosyalist bir dünya kurmak. Bugün bu iki seçenek arasında karar vermek, bir ölüm-kalım sorunu haline gelmiştir. |
Date: 11 August 2008, Monday
Comments (0) | Add Comment | More
Canlı Bomba İşe Alım Mülakatları
{-}-bir sevgiliniz var mı?+dün ayrıldık ühühüh
-alındınız
--------------------------------------------------------------------------------
{-}genellikle kisa surer bu mulakatlar.
- issiz bir yolda araba kullaniyorsunuz, yolda yatan bir adam ve bir kadin gordunuz. adam olmek uzere, kadin da cok guzel. naparsiniz?
- bomba patlatirim.
- tebrikler, yarin baslayin.
- neye?
--------------------------------------------------------------------------------
{-}- kendinize ne kadar deger veriyosunuz?
- hic
- peki baskalarina
- hic
- oldu, tesekkurler
--------------------------------------------------------------------------------
{-}- heyecan var mi? nasilsiniz?
- bomba gibiyim..
- seni şirin anarşik..
--------------------------------------------------------------------------------
{-}- kaç yaşindasiniz?
- ben yaşamam..
- çok ilginç..nasi bir ölüm istersiniz..
- şatafatli..
- iş senindir..
--------------------------------------------------------------------------------
{-}- neden bizi seçtiniz?
- an oluyo, çok sinirleniyorum. içimden patlamak, dünyanın ***** ***** geliyo.
- kuzucigiiiim.
--------------------------------------------------------------------------------
{-}- referanslarinizi gorebilir miyim?
- tabi buyrunnn
- hamas, islami cihat, hizbullah sizi alamayiz
- ama ama niye?
- e hala yasadigina gore bu is icin uygun diilsin
- offf be bi geberemedik
--------------------------------------------------------------------------------
{-}-uçağim da olacak mi?
-buyrun, sizi kamikaze bölümüne alalim... yumiko san, arkadaşla ilgilenir misiniz?
--------------------------------------------------------------------------------
{-}- 10 sene sonra kendinizi nerede gormek istiyorsunuz?
- mezarda.
- tamamdir bu is dostum!
--------------------------------------------------------------------------------
{-}- vucudunuzda en begenmediginiz kisim neresidir?
- valla hicbir yerimi begenmem, ucube gibiyimdir. patlasam yeri yani o derece
- calisip geldiniz galiba
- evet cok mu belli oluyor?
--------------------------------------------------------------------------------
{-}-önce biraz teorik bilgi yoklaması yapalım
-peki efem
-bomba nedir
-bomba insanın kendine yakışanı giymesidir
-hmmm. güzel yarın işe başlayabilirsiniz
--------------------------------------------------------------------------------
{-}-geleceğe dair planlariniz neler?
-patlamayi düşünüyorum.
-doğru yerdesiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
{-}-en sevdiğiniz tezahurat nedir efenim.
-ölmeye ölmeye ölmeye geldik.
-yakışır efenim.
Date: 11 August 2008, Monday
Comments (0) | Add Comment | More
Kadınların Kurtuluşu Sosyalizm'de dir !!!
Son 20 yılın deneyi egemen sınıfın kadınların bazı taleplerine uyumlu adımlar attığını ama kadınların baskı altında olmasının temellerine dokunmadığını gösteriyor. Bu dönem eski sosyalist deyişi bir kere daha hatırlamamıza neden oluyor: “Sosyalizm olmadan kadınların kurtuluşu olamaz.”
Ancak bu kadınların, kadın hakları için mücadele etmeyip devrimi beklemeleri anlamına gelmemekte. Sosyalistler daima kürtaj hakları için kampanyaların, eşit işe eşit ücret mücadelelerinin içinde önemli bir rol oynadılar. Devrimciler daima kadınların taleplerini genel mücadelenin içinde yükselttiler.
1910’da Uluslararası Kadınlar Günü’nü öneren büyük Alman devrimcisi Clara Zetkin’dir.
Emekçi kadınlar günü seçme hakkı ve sendikal örgütlenme hakkı için gösteri yapan Amerikan giyim işçilerinin bu gösterisinin yıldönümünde kadın işçilerin sendikalara ve sosyalizme kazanılması için önerilmiştir.
Kadınlar aynı zamanda özel ihtiyaçlarının ( kreş, kürtaj, ücretli doğum ini vb.) erkekler tarafından anlaşılmasını da amaçlamaktadır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, 1911’de yükselen işçi hareketi içinde ilk kadınlar günü kutlandı.
Kendisini sürmekte olan mücadele ile ilişkilendirdiği için büyük bir başarı kazandı.
Rusya’da ise Uluslararası Kadınlar Günü ilk kez 1912 yılında Bolşevik Partisi’nin düzenlediği yasadışı gösterilerle kutlandı.
Rusya’daki bu ilk uluslararası kadınlar günü toplantıları 1905 devriminin yenilgisinden kurtulmaya başlayan işçi sınıfının yeni mücadele dalgasının üzerine gerçekleşti.
Orta sınıf feministler işçi kadınların erkeklerle birlikte Kadınlar Günü kutlamalarına katılmalarına kızdılar.
O dönemde bir orta sınıf feminist şöyle yazıyordu:
“Bu gün (8 Mart) kadınların kocalarına bağımlılığını protesto etmiyor. Sadece ve öncelikli olarak proleter kadının sermaye tarafından köleleştirilmesini ele alıyor.”
O yaz, Palia adlı tekstil fabrikasında 2 bin işçi daha yüksek ücret için greve çıktı. Kadın işçiler ise kendi özel taleplerini de genel ücret talebine eklediler. Ücretli hamilelik izni ve patronların fabrikadaki özel banyo ve tuvaletlerini kullanma hakkı bu talepler arasındaydı.
Bu arada ustabaşıların cinsel tacizlerine karşı başka grevler de oldu. Kadın işçiler kreş talebinin yanı sıra evli kadınların çalıştırılmamasını da protesto ettiler.
Mücadele sadece kadınların kendilerine güvenlerini sağlayıp karşı karşıya oldukları baskılara karşı yeni talepler ileri sürmelerine yol açmadı. Aynı zamanda erkek işçilerin de kadın taleplerini desteklemelerini sağladı.
1984 yılındaki bir yıllık büyük greve kadar İngiliz maden işçileri sendikasının gazetesinin üçüncü sayfasında burjuva gazetelerinde olduğu gibi yarı çıplak bir kadın resmi basılırdı. Ancak grev boyunca madencilerin eşleri ve kadın arkadaşları mücadelede güçlü bir biçimde yer alınca sendika gazetesindeki bu yarı çıplak kadın resmi ortadan kalktı.
Maden işçilerinin gösterilerine katılan, toplantılarda kalkıp konuşan kadınların kazandığı kendine güven ve bu güvenle madenci erkeklerin cinsiyetçi tutumlarına karşı verdikleri mücadele devimci mücadelenin nasıl yığınsal değişimler gerçekleştirdiğinin iyi bir örneğidir.
Kadın kurtuluşu hareketinin en yüksek noktası açık ki 1917 Rus Devrimi’dir.
Rus Devrimi, Uluslararası Kadınlar Günü’nde “çocuklarımız için ekmek ve erkeklerimiz cepheden, savaştan geri gelsin” talebini ileri süren kadın tekstil işçilerinin gösterisi ile başladı. Kadınlar bir devrim mücadelesinin önderi oldular.
Ekim Devrimi’nden altı hafta sonra o güne kadar kilisede gerçekleştirilen nikahların yerine sivil nikahlar aldı. Kadınlar aile içinde yasal olarak erkeklerle bütünüyle eşit haklar kazandılar. Kürtaj hakkı yasalaştı. Taraflardan birisinin isteği ile boşanma hakkı getirildi.
Çekirdek ailenin yıkılması için çeşitli girişimler yapıldı. Kollektif yurtlar, çocuk kreşleri, aşevleri ve çamaşırhaneler kuruldu.
Devrimin önderlerinden Alexandra Kollontai Bolşeviklerin umudunu şöyle dile getirdi:
“Bir tüketim olmaktan çıkınca aile bugünkü şekliyle yaşayamaz hale gelecek ve yıkılıp gidecek.”
Bolşevikler özel bir kadın bölümü kurdular ve kadınların Rus toplumu içindeki geri durumlarına karşı gene kadınları mücadelesinin örgütlenmesine katkıda bulunmak için bir kadın gazetesi çıkardılar.
Ne var ki 1920’lerin sonunda stalinizmin devrimi yenilgiye uğratan karşı devrimi 1917’de kadınların kazandığı hakları yerle bir ederken kadınları yeniden ağır baskı altına aldı.
Kürtaj yeniden suç haline geldi, boşanma iyice zorlaştırıldı, beşten fazla çocuğu olan kadınlara büyük ödüller verildi.
Karşı devrim sosyalizm olanağını ortadan kaldırırken kısa sürede kazanılmış olan tüm kazanımları da ortadan kaldırdı.
Öyleyse sosyalizm kadın kurtuluşunun, tecavüzün, pornografinin, cinsiyetçi düşüncelerin ortadan kalkmasının garantisi mi?
Elbette devrimin ilk günü kadınların üzerindeki baskıların bütün biçimleri yok olmayacak. Ama, kâr için değil, insan ihtiyaçlarının karşılanması için oluşan bir toplum elbette ki kadınlar üzerindeki baskıları bütünüyle ortadan kaldıracaktır.
Engels kadınların yeniden işyerlerine girmelerinin kadınların kurtuluşunun ön koşulu olduğunu söyler. Bu kadınları evde tecrit olmuşluktan kurtarır ve değişim için kollektif olarak örgütlenme olanağı verir.
Bugün milyonlarca kadın çalışıyor. Yığınsal mücadeleye atıldıkları takdirde bütün eski fikirlere karşı çıkıp onları yerle bir edebilirler. Yığınsal kadın mücadelesi aynı zamanda erkeklerin değişmesinin de yoludur.
Eğer çocuk bakımı tek tek kadınların sorumluluğu olmaktan çıkıp tüm toplumun sorumluluğuna geçerse, çocuk doğurmak bir aileye değil topluma çocuk doğurmak olursa, kadınların biyolojik olarak daha zayıf olduğu inancı da yok olur.
Eğer ev işi tek tek ailelerin kendi başlarına çözmek zorunda oldukları bir iş olmaktan çıkarsa, aileler kutu gibi küçük evlerde yaşamak zorunda kalmazlarsa, tüm kadınlar toplumun her türlü etkinliğinde eşit bir biçimde yer alırlar.
Bugünkü cinsiyetçi fikirler sadece küçük bir azınlığın fikri haline gelir ve zaman içinde yok olup giderler.
Bugün pornografi gelişen bir sanayi halinde. Egemen sınıfın bir kısmı kadınlarla bağımsız bireyler olarak ilişki kuramayan, kendilerine ve kadınlara yabancılaşmış erkeklerin bu durumunu kullanan bu sanayiden büyük paralar kazanmakta.
Sosyalizm kapitalistlerin bu kâr kapısını kapatacaktır.
Erkekler dünyayı değiştirmek ve kurtuluşlarını kazanmak için mücadeleye girdiklerinde artık kadınları sadece basit seks objeleri olarak görmeyeceklerdir.
Toplumun bütün ağırlığı kadınların ekonomik ve sosyal eşitliği için mücadele edip değişimler sağlarken genç kadınlar ekonomik ihtiyaçlarını gidermek için vücutlarını satmak zorunda kalmayacaklar.
Baskı makinaları kapitalist sınıfların elinden alınacağı için artık pornografik yayınlar basmak, fahişelikle beraber ortadan kalkacaktır.
Kapitalizm gibi temelleri eşitsizlik olmayan bir toplum kadınları her açıdan koruyacak ve erkeklerle eşit hale getirecektir.
Rus devrimi sırasında kadın işçiler cinsiyetçi patronlara ve ustabaşılara karşı adaleti kendi elleri ile gerçekleştirdiler.
Kadınlara karşı cinsel tacizde bulunanlar fıçılara konarak nehirler atıldı. Ne var ki, sosyalist bir toplum kadınları rahatsız eden erkeklere karşı böylesi bir şiddeti uzun süre kullanmak zorunda değil.
Eşitsizliğin, yoksulluğun, yabancılaşmanın ortan kaldırıldığı bir toplumda tecavüzde ortadan kalkacaktır. Peki ortadan kalkacakların yanı sıra sosyalist bir toplumda kadınlar için yeni neler olacaktır? Engels şunları söylüyor:
“Bu sorunun cevabı yeni bir nesil yetiştiğinde verilecektir: Hayatında bir kadının teslimiyetini para ile ya da herhangi bir başka toplumsal güç aracı ile satın alma deneyine sahip olmayan yeni bir genç erkek nesli, ve gerçek aşktan başka hiçbir nedenle kendisini erkeklere verme ya da ekonomik korkulardan dolayı kendilerini sevgililerinden esirgeme deneyine sahip olmayan bir genç kadın kuşağı ortaya çıkınca.
“Böyle bir nesil ortaya çıktığında onlar başkalarının kendileri için ne diyeceğine bakmayacaklar ve kendi pratiklerini yaşayacaklar, kendi kamu vicdanlarını oluşturacaklar. İşte meselenin sonu da bu olacak.”
Date: 11 August 2008, Monday
Comments (0) | Add Comment | More
Bilimin Çözemediği 10 Şey
1- Taos Uğultusu
ABD’nin New Mexico eyaletinde bulunan küçük Taos kentini ziyaret eden bazı turistler ve vatandaşlar, yıllardır, çöl havasında gizemli, güçsüz, düşük frekansa sahip bir uğultu ve titreşim duyduklarını anlatıyorlar. Bu iddiada bulunanlar, Taos vatandaşlarının sadece yüzde ikisini oluşturuyor. Bazıları bunun çöldeki garip birtakım akustik sorunlarından kaynaklandığını düşünürken, bazıları da bir çeşit kitle histerisi ya da uğursuz bir sır olduğuna inanıyor. Duyulduğu iddia edilen sese ister vızıltı, ister uğultu, ister titreşim deyin; ister psikolojik, ister doğal, ister doğaüstü olduğuna inanın... Hakkında bilinen bir tek gerçek var: O da şimdiye kadar hiç kimsenin bu garip sesin kökenini ortaya çıkaramadığı.
2- Büyük Ayak
Bu gizem de Amerika’dan... Yeni Kıta’da yıllar boyunca, insana benzeyen, bol tüylü, son derece iri boyutlara sahip, ‘Büyük Ayak’ adlı bir yaratığı gördüğünü iddia eden sayısız insan ortaya çıktı. Tüm kıta çevresinde kaydedilen iddialar eğer doğruysa, aslında binlerce Büyük Ayak’ın yaşıyor olması gerekirdi. Ancak bugüne kadar bu korkunç yaratığa ait tek bir ceset bile bulunamadı. Ortada belirsiz fotoğraflar, video kayıtları ve tanıkların açıklamalarından başka bir şey yoktu. Görünen o ki bilim mantıklı bir açıklama getiremediği sürece Büyük Ayak da, İskoçya’nın varlığı bir türlü kanıtlanamayan ünlü Loch Ness canavarı gibi gizemler dünyasındaki yerini koruyacak.
3- Önsezi
İster altıncı his, ister önsezi, ister kötü hisler diyelim; hepimizin hayatımızda en az bir ya da birkaç kez garip sezgilerimizi rehber alarak hareket ettiğimiz olmuştur. Elbette bu karamsar hislerimiz çoğunlukla yanlış çıkar. Ancak kimi zaman kimi insanların altıncı hisleri -ne yazık ki- doğru alarm verir. Psikologlar bu durumu açıklarken insanların bilinçaltlarında, farkında olmadan çevremizdeki dünya hakkında bilgi topladığını vurguluyorlar. Bu şekilde biz aslında sadece ‘görünüşte bilmediğimiz’ bazı şeyleri biliyor ya da hissediyoruz. Ancak söz konusu bilgiler bilinçaltımızın derinliklerinde yaşadığı için, bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Bu açıklama kimileri için tatmin edici olsa da pek çok araştırmacıya göre önsezi kanıtlanması ve üstünde çalışılması zor bir konu.
4- Asla bulunamayan kayıplar
İnsanlar bazen ortadan kaybolur. Bazıları yaşadıkları hayattan kendi istekleriyle kaçar, bazıları büyük çaplı ve cesetlerin tanınamadığı kazalarda yitip gider, bazıları cinayet kurbanı olur. Kayıplar ölü ya da diri bulunur. Ancak bazı insanlar vardır ki neredeyse tek bir iz bırakmadan ortadan kaybolurlar, adeta buharlaşırlar. 1872’de Portekiz yakınlarında bulunan ‘hayalet gemi’ Marie Celeste’in mürettebatı, Amerikan işçi lideri Jimmy Hoffa bu şekilde kayıplara karışan insanlardan sadece bazıları. Kaybolan insanlar, normal şartlarda polis soruşturması, itiraflar ya da tesadüf sonucu bulunuyor. Ancak ortada hiçbir olay ve kanıt olmadığı zaman insan ister istemez psişik detektiflerin işe ele atması gerektiğini düşünüyor.
5- Hayaletler
“Ölü insanlar görüyorum” repliğiyle zihnimize kazınan ‘Altıncı His’ filminden, lisedeyken ev partilerinde pek çoğumuzun katıldığı masum ruh çağırma seanslarından, çocukken masal gibi dinlediğimiz korkulu hayalet hikâyelerine kadar ruhlar üzerine hep konuşulur. Hayaletlerin varlığı hakkında ciddi bir kanıt olmamakla birlikte, onları gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onların fotoğraflarını çektiğini ısrarla anlatan -içten ya da değil- şahitler pek çoğumuzun yakın çevresinde bile mevcut.
6- Déjà vu
Fransızca bir kelime olan ‘déjà vu’, Türkçede ‘daha önce görülmüş’ anlamını taşıyor. Açıklamak istediği durum ise kısaca şu: Özel bir anı ya da birtakım koşulları, aynı şekilde daha önceden de yaşamış olduğunuzu hissetme hali. Herkesin hayatında bir ya da birkaç kez yaşadığı bu duygu, şaşırtıcı, anlaşılmaz, gizemli ve evet ürkütücüdür. Birçok kişi ‘déjà vu’ hissini psişik bir deneyim olarak algılar. Birçok kişiye göre ise bunlar önceki hayatlarımızdan davetsiz çıkıp gelen anlık karelerdir. Araştırmacılar ‘déjà vu’ ile ilgili bazı açıklamalar yapmaya çalışsalar da bu tuhaf hissin nedeni bir gizem olmayı sürdürüyor.
7- UFO’lar
UFO deyince genelde insanların aklına uçan daireler, kısacası uzay gemileri gelse de UFO’nun açılımı ‘Tanımlanamayan Uçan Nesne’... Ve bu nedenle evet UFO diye bir şey var. Çünkü dünyanın her tarafında, gökyüzünde ne olduğunu tanımlayamadıkları birtakım objeleri gördüğünü söyleyen insanlar var. Ancak bu obje ve ışıklar, aslında uçak mıdır, meteor mudur yoksa gerçekten Marslıların son model uzay gemisi midir, bu bir türlü açıklığa kavuşamıyor.
8- Ölümden sonra hayat
Hayatlarında bir kez ölüme yakın deneyim geçirmiş kişilerin bazıları, karanlık bir tünelde yol alıp, sonunda beyaz bir ışık huzmesine kavuştuklarına dair hikâyeler anlatır. Bunlar arasında sevdiklerinize kavuşmak, garip bir huzur hissetmek gibi daha renkli öyküler de mevcuttur. Bu deneyimler son derece etkileyici olmakla beraber maalesef kimse ‘öbür taraf’tan elinde bir kanıtla ya da doğrulanabilir bir bilgiyle geri dönmeyi başaramıyor. ‘Öbür dünya’ meselelerine kuşkuyla yaklaşanlar, söz konusu deneyimlerin travma geçirmiş bir beynin gördüğü halüsinasyonlar olduğunu vurguluyorlar. Tabii bu nedenle de son derece doğal ve açıklanabilir olduklarını... Ölüp de geri dönen olmadığına göre, bu konu gizemini koruyacak.
9- Duyu ötesi algı
Hem Doğu hem de Batı toplumlarında, bazı insanların bir çeşit psişik güçleri olduğuna inanılıyor. Bugüne dek psişik güçleri olduğunu iddia eden kişiler, araştırmacılar tarafından pek çok teste tabi tutuldu. Ancak elde edilen sonuçlar her seferinde ya olumsuz ya da muğlak ve şüpheliydi. Altıncı hissin gücüne inanan pek çok kişi, psişik güçlerin test edilemeyeceğini, çünkü bir nedenle kendilerine şüpheyle yaklaşanların ya da bilim adamlarının yanında azaldığını vurguluyor. Eğer bu tespit doğruysa, bilimin psişik güçlerin varlığını, gelecekte de ne ispat edebilmesi ne de çürütebilmesi mümkün görünmüyor.
10- Beden/Zihin Bağlantısı
Bir efsaneye dönüşen ‘plasebo etkisi’ zihinle beden arasındaki muhteşem ilişkinin en basit kanıtı. Bu etki kendini şöyle gösteriyor: Sahte, yani aslında ilaç olmayan bir ilaç aldıklarından habersiz denekler, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini ve dolayısıyla iyileşeceklerini düşündüklerinden kendilerini çok daha iyi hissediyorlar. Üstelik etki kimi zaman bununla da kalmıyor, tıbbi belirtilerde de bir düzelme görülüyor. Bazen de yine bu ‘yalancı’ ilaçların işe yaradığını kanıtlamak istercesine ilacın etkisiyle acı çekiyorlar. Plasebo deneklerine bakınca, insan ister istemez zihni neye inanırsa bedeninin de onu yaşadığına hüküm getiriyor. Bu inanılmaz bağlantı çok sınırlı biçimde açıklanabiliyor. Ancak pek çok uzman, zihnin yardımıyla bedenin kendi kendini iyileştirebilme kabiliyetinin, modern tıbbın yaratabileceği bir ‘mucizeden’ kat be kat büyüleyici olduğuna inanıyor.
Date: 11 August 2008, Monday
Comments (0) | Add Comment | More
Yasam'ın Anlamı Nedir?
Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte,yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda
yıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte
maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken,
mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...
Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları
yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin
peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır,
uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.
Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama
yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları
daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya
kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...
Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için...Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...
Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün
olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle...
Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...Toprağın
derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman
geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim...
Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim.... Terk ettim
toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü
gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...
Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak
aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı ögrenebilmek
için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı
delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana
yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı
akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği
ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları
peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ... Başakların rüzgârla dans
ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için
yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgarla dans
mı diye?.. Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda,
görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.
Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken
dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı,
başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak
istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek
istedim onunla... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize,
balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla...
Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum,
okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri
buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize?
Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu
öğrenirim diye...Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda...
Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle... Büyümeye başladım
içinde olduğum insana fark ettirmeden... Büyüdüm, büyüdüm...
Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur
verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe
sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim...
Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda
özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken
gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi...
Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte...
Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler...
Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime...
Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak,
bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini...
O zaman anladım ki;Yasam sevgidir..
sadece sevgi..
Date: 11 August 2008, Monday
Comments (0) | Add Comment | More
Onumuzdekı On (10)Yıl Icındekı Gelecegımız...
Önümüzdeki 10 yıl içinde 2.7 milyar kişi silahlı çatışmadan, 1.2 milyar da siyasi istikrarsızlıktan etkilenecek.
Enerji ve gıda fiyatlarındaki tırmanış, su yetersizliği ve iklim değişikliğinin gelecek 10 yılda dünyadaki istikrarsızlık ve şiddetin yeniden artmasına yol açabileceği bildirildi.
Uluslararası Araştırma Merkezi Binyıl Projesinin bu yılki raporunda, enerji ve gıda fiyatlarının artması, enerji ve gıda rezervlerinin azalması, hükümetlerin yetersiz kalması, su yetersizliği, küresel ısınma, çölleşme ve kişilerin hareketliliğindeki artış yüzünden, dünyanın yarısının sosyal istikrarsızlık ve şiddete karşı güçsüzleştiği kaydedildi.
Raporda, 46 ülkenin (2.7 milyar kişi) silahlı çatışma, 56 ülkeninse (1.2 milyar kişi) siyasi istikrarsızlık riskiyle karşı karşıya bulunduğuna
BM Gıda ve Tarım Örgütü'nün tahminlerine dayanan raporda, gelişmekte olan ülkelerin talepleri, enerji, gübre fiyatları ve ekim alanlarının biyoyakıt olarak kullanılmasının artması ile pazardaki spekülasyonlar yüzünden 37 ülkenin gıda kriziyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekildi.
"Temel gıda fiyatlarının iki kat arttığının" vurgulandığı raporda, buğday ve pirinç fiyatlarının 2006'dan bu yana yüzde 129 arttığı örnek verildi.
Yaklaşık 3 milyar kişinin günde 2 doların altında kazanarak yaşamaya çalıştığı belirtilirken, daha ciddi politikalar izlenmemesi nedeniyle uzun vadede sosyal bir çatışmanın kaçınılmaz olduğu kaydedildi.
Raporda, 2050'ye kadar dünya nüfusunun 6,7 milyardan 9,2 milyara çıkmasının tahmin edildiği, 9,8 milyara ulaştıktan sonra doğurganlığın azalması nedeniyle 2100 yılında nüfusun 5,5 milyara düşebileceğine de dikkat çekildi.
Kişi başına yılda 1000 metreküpten az su düşen su fakiri ülkelerde 700 milyon kişinin su ihtiyacını karşılayamadığı belirtilirken, bu sayının 2025'e kadar küresel büyüme, iklim değişikliği ve su talebindeki artış nedeniyle 3 milyara çıkabileceği vurgulandı.
Tüm bu karanlık tahminlere rağmen raporda, bilim, teknoloji, eğitim, ekonomi ve yönetim alanlarında kaydedilen ilerlemelerin dünyanın bugünden daha iyi olmasına yardım edebileceği de belirtildi.
Date: 06 August 2008, Wednesday
Comments (0) | Add Comment | More
Dâhiler için mutlu aşk yoktur!
| |||||||
Aşk, insanlığın ilk zamanlarından felsefenin ve teknolojinin zirveye çıktığı çağlara kadar çözülememiş bir 'sır' olarak yanı başımızda durur hep. Fânilere bahşedilmiş bir lütuf mudur, yoksa şu dünyada oyalanması için insanın 'maruz' kaldığı bir sarhoşluk hâli midir bilinmez. Ne olduğu sorusuna kitaplar dolusu cevap verilmiştir verilmesine de, insanoğlu için bir muamma oluşu bugün bile değişmemiştir aşkın. Eserlerine hayran olduğumuz dâhiler için bile böyledir bu. Doğu-Batı kültüründeki farklı algısından öte, aynı medeniyetteki insanlar arasında bile ne kadar farklı yansımaları olduğunu görmek, aşkı daha da bilinmez kılıyor şüphesiz.
Ş. Gâlib'in sözünü biraz değiştirerek söyleyelim: Bir kitap gördüm Mecnun isminde dâhiler, onda trajedinin adı hep aşk! Özcan Erdoğan da böyle düşünmüş olmalı ki, "Dâhiler ve Aşkları" (İkaros Yayınları) adlı yaklaşık 700 sayfalık bir kitap hazırlayarak, eserleriyle belleklerimizde yer etmiş 'dâhi'lerin aşka bakışını ortaya koymuş. Louis Aragon'la başlayan kitapta, Beethoven'dan Oscar Wilde'a, Van Gogh'dan Rilke'ye, Leonardo da Vinci'den Mevlânâ'ya, Virginia Woolf'tan Karl Marx'a uzanan geniş yelpazede bir liste çıkıyor karşımıza. Ancak, Erdoğan'ın da belirttiği gibi farklı dünyalarda kriterleri değişkenlik arz eden bir kavram dâhilik. Kitap hazırlanırken genel kabuller üzerinden gidilmeye özen gösterilmiş. Elbette ki dışarıda kalan isimler olmuş. Bu isimler, dâhi olmadıkları için değil, gönül ilişkilerine dair bilgi bulunamadığı için listede yok.
Dünyanın belleğinde yer tutmuş bu sıra dışı insanları, aşkları ekseninde bir araya getirme gayreti başlı başına takdiri hak ediyor. Öte yandan kitabı, bu alanda ilk olması dolayısıyla bir yol açma gayreti olarak değerlendirmek daha isabetli olsa gerek. Kitapta heyecan uyandırıcı en önemli özellik, 'içindekiler' bölümüne bakınca karşınıza çıkıyor. Özcan Erdoğan, böylesine kapsamlı bir çalışmayı tek başına hazırlayıp kendi dünyasına hapsetmemiş. Her dâhiyi onu tanıyan, onunla gönül ve fikir bağı olan yazar ve şairlere yazdırmış ve okuyucuya da şimdiye kadar gördüğünden farklı bir pencereden dâhilere bakma imkânı sağlamış. Dâhileri yazan kalemlerin, onların hayatını ve eserlerini ne kadar iyi tanıdığı sayfalar ilerledikçe ortaya çıkıyor. Aragon'un hayatını ve sanatını 'Elsa'dan önce', Elsa'dan sonra' diye ayırmanın ne kadar doğru bir tespit olduğu bunlardan biri mesela. 'Das Capital' yazarı Karl Marx'ın insanı şaşırtan duygusallığının yanında, dönemin tabuları yüzünden nişanlısı Jenny ile evlenebilmek için 7 yıl beklemesi ise bir başka ayrıntı. Bununla beraber; "Cinsellik aşkın çirkin yüzüdür" diyen Virginia Woolf'un acılarını anlamak; "Kendimden başka hiçbir eksiğim yok" diyen Kafka'nın, sevgilisi Milena ile buluşmak için telgrafa yazdığı 'Else hasta' şifresini çözmek; Goethe'ye 'Genç Werther'in Acıları'nı yazdıran kadının kim olduğunu öğrenmek, bir okur o




























